26 Haziran 2011 Pazar

ZAHİT BİZİ TAN EYLEME

Mavi Yıldız Çiçeği


Bütün yaşlı yüzlü kediler,bizimle gözgöze geldiler.Ben elimde çocukluğumdan kalma bir masal kitabına sarılırken pazarcının biri bir terazi de balık tartıyordu üç kuruşa ,alıcısı henüz pazarlığa oturmamışken onunla.Bir ipin ucunda sallananlar fazlasıyla ağırlık yapıyordu .Kız aşk yüzünden kendinden çıkıp, avare avare pazar yerinde,bir balkona sığınıp ,sadece sepeti uzatıp, bir sepet yumurta alıyordu .Ve o anda bütün yaşlı kediler ona bakıyordu.
Herkesi tanıdığı bu kent ve aynı anda herkesin onu tanıdığı bu kent ...Neresi burası?
Geceleri uyunan sabahları uyanılan bu kentte herkes aynı düşü görür ,sabah kalkınca kimse hatırlamazdı .Dar sokakları insanlardan pazarlarla çevrili taştan yolları olan ,yeni dokunmuş halıların seyrindeyken vitrin camlarında gördü kendini yeniden .Rengarenk ipliklerin motif motif işlenmiş ve halka halka önüne konmuş tüm renkleri oradaydı sanki .Sanki ellerini uzatsa tutacakmış gibiyken kimbilir kimler alacak ,kimler serecek uçsuz bucaksız mermer salonlu kubbeli şadırvanlı bir raksın altına onu .Ahh dünya raksı !Düşünüp üstünde dans edilen bir elinde arzularıyla rakkaseleri hüzne dalmak .Paravanların arasından gözgöze gelinen elmacık kemikleri çıkık rakkaseleri ...Tüllerden eteklikleriyle sanki sırça bir tendi onlar ..Derken pazaryeri insanlarla doldu taştı.Kalbi olanlarla .Kalbi olanlar sordular birbirlerine nerede o ?Sordukları asla cevaplarını bulamadıkları bir yudumluk tuzu ,aşkın sarhoşluğunda elleri kaybolmuşken elyazması bir hayatı noktalamak arzusuyla aradıkları şeydi .
Derken bir iskeleye gelindi .Pazardan birkaç kişi vardı iskele üstünde ,ellerinde kekremsi kokularıyla pazardan aldıkları otlar .Sarıp sarmalamışlardı özenle ,ardı sıra gelenlerse pazarın yaşlı kedileri .-Yaşamınızın o mucize öyküsünü arıyorsunuz ,dediler ,pazardan gelenler hep bir ağızdan -evet evet ,dediler.-Aramayın dediler onların hepsi hep bir ağızdan ve devam ettiler; her yaşam bir mucizedir ve asıl mucize bunu bilmemektir .Seyrettiğiniz halıdaki motifleri getirin gözünüzün önününe ,herbir renk ,herbir düğüm bu kentte bir yerde bir gölgedir biriyle .Her bir motif denk düşer öylece bir yere .Denk düşen herbir gölge var olur bilmeyin bilmeyin ,dediler onlara .Onlar pazardan gelenler ellerinde otlardan demetleri bir çuvalın içine doldurup çivit mavisi bir ipin ucunu takip ederek bir sokağa vardılar .Kediler de arkalarından sordular- bu çivit mavisi ip de nedir ?Öğrendiler ki halının içindeki yıldız çiçeğinin içinden kopan bir düğümcük .O düğümcük getirdi bu evin kapısına onları .Sarı çiçekli saksılarda yıldız çiçekleri olan üç merdivenli bir evin tahta kokulu bir tezgahının önünde ipekten iplikleri dokuyan ,ellerini kanatan küçük bir kız çocuğu küçük parmaklarıyla mavi iplikleri bir türlü dokuyamıyordu .O da ağlıyor ağlıyordu neden bu parmaklar mavi iplikleri dokumuyordu.Bir süre sonra pazardan gelenler kıza -sen de mavi iplikleri dokuma kırmızıyı doku dediler . Kediler hepsi aynı anda güldüler kırmızı diye bir yıldız çiçeği yok ki .Olduğunu varsayalım.Kırmızı yıldız çiçeği akşamlarda solan ,güneşle uyanan bir yıldız çiçeği oldu öylece bir yerde kök salan . Rüzgarın seyriyle bir o yana ,bir bu yana devrilip duran . Taa ki biri gelip onu dalından koparana denk . Kentten bir oğlan götürmek için sevdiği kıza .İstedi ki saçına taksın onu sevdiğinin onun en sevdiği renk kırmızı idi .Bu olmayan kırmızı yıldız çiçeği dalından kopmuş ,kökünden kopmuş ve olmayan haliyle oğlanın elinde sevgiliye gitti .Kız ise onu görür görmez - ne güzel bir mavi yıldız çiçeği bu böyle , dedi .Oğlan ise bu kırmızı maviden daha güzel daha güzel diyordu durmadan .Pazardan gelenler ve kediler öylece kaldılar .Dönüp tahta tezgahlı kızın yanına kırmızı yıldız çiçeği gördük demeye giderken tam da ; kız çocuğu sevincinden çığlıklar atıyordu kanayan parmaklarıyla - yaşasın mavi iplikleri dokuyorum mavi iplikleri dokuyorum . Herşey bir an içinde olmuştu Bütün mahalle şaşkınlıkla sokağa giren mavi ipin artık kırmızı olduğunu görüyordu .Kediler işte dediler ki ; artık kırmızıyı dokuyamayacak .Pazardan gelenler sanki hiç gelmemiş gibi ilk köşeyi dönüp gittiler .Oysa olsaydı vakitleri anlatacaklardı başka hikayeler .

16 ekim 2004 cihangir

27 Nisan 2011 Çarşamba

SİYAH KALEM


Mehmed Siyah Kalem,


çağı ve coğrafyası tarih içinde silinmiş bir ustadır. Zamanın yırtıcı pençesinden kurtulabilmiş bir dizi kaotik figürün yaratıcısı olan bu çizgidışı nakkaşın yaşamı ile ilgili bilgiler maalesef hiç yok denecek kadar azdır. Ayrıca sanatını belirgin bir kültürel geleneğe uygun görmek de hemen hemen imkânsızdır.Üstad Mehmet Siyah Kalem'in yaşamı ve kimliği bilinmiyor. Tarih kaynaklarından hiçbiri ondan sözetmiyor. Gerçek adı bile belli değil. Kimi resimlerin üstüne "Kâr-ı Üstad Muhammed Siyah Kalem" (Üstad Mehmet Siyah Kalem'in işi) yazılmış. Doğu'da sanatçının kendisini "üsta diye tanımlaması olağan değildir. Ayrıca bu adın, sanatçının kendi eliyle, resimlerin belli bir köşesine attığı bir imzadan çok, gelişi güzel şuraya buraya, hatta kimi zaman resimlerine ters düşecek biçimde çiziştirilmiş olması, bu yazının, resimlerin kaydı yapılırken sonradan eklenmiş olduğu düşündürüyor. Nitekim ismin başındaki "kâr" sözcüğüde bunu kanıtlıyor. Bilindiği gibi siyah kalem ya da kara kalem deyimi, renk kullanılmayan belli bir resim tekniğini tanımlar. Renkli oldukları halde bu resimlere bu adın verilmiş olması,çizginin alışılmadık bir anlatım gücü göstermesinden ileri gelmiş olabilir. Demek ki genellikle Ortaçağda görüldüğü gibi, burada da, adı sanı belli olmayan bir sanatçının yapıtları ile karşılaşıyoruz. Bununla beraber sanatçıya sonradan verilen bu takma ad benimsenmiş ve sanat tarihine böylece yerleşmiş bulunuyor. Bu sanatçının yaşamış olduğunu kanıtlayan tek belge yapıtlarıdır. Onlar da elimize bölük pörçük geçmiş. Bu resimlerin rulo olarak yapıldıklarını ve sonradan parçalanarak albümlere yapıştırıldığı bilinmektedir. Bunlar bir araya getirildiklerinde büyük boşluklar ortaya çıkmaktadır. Parçaların çoğu kaybolmuş, pek azı elimizde kalmıştır. Bu yüzden rulolar eldeki parçalarla yeniden düzenlenerek eski haline getirilemiyor. Siyah Kalem'in sanatıyla uğraşan sanat tarihçisi, bağlamından koparılmış bir resim yığını üzerinde çalışmak zorunda kalıyor.YAŞAMI ve YAPITLARI [değiştir]

SİYAH KALEM ARAŞTIRMASI [değiştir]

İlk defa 1910 yılında Münih’te Max van Berchem’in grişimiyle sergilendi. II. Dünya savaşından sonra tekrar gündeme gelen Siyah Kalem, dönemin Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Tahsin Öz’ün bir albümde yer alan 2 adet Fatih Sultan Mehmet minyatürüne atfen Fatih Albümüolarak adlandırması uzun yıllar süren bir yanlışlığa da yol açar. Fakat Zeki Velidi Togan’ın araştırmaları sonucu bu eserlerin Yavuz Sultan Selim zamanında Topkapı Sarayı’na getirildiği ihtimali daha ağır basmaya başlar.

1954 yılında Mazhar Şevket İpşiroğlu ile Sabahattin Eyuboğlu Fatih Albümüne Bir Bakış adlı eserlerini yayınlayarak İpşiroğlu’nun Siyah Kalem macerasını resmen başlatmış olurlar. Başta İpşiroğlu Siyah Kalem’in eserlerini Fatih dönemi dünya görüşüne bağdaştırsada daha sonraları bu tezinden uzaklaşarak sanatçıyı 14-15. yy Türkistan ve Maveraünnehir kültür sahası içinde yorumlar.

Siyah Kalem ile ilgilenen araştırmacılar elbetteki sadece Türkler değildi, bunlardan Richard Ettinghausen daha başlangıçta bu minyatürlerin 15. yy ikinci yarısında Türkistan’da yapıldıklarını savunmuştur. Ettinghausen daha sonra özellikle Emel Esin’in kapsamlı Orta Asya kültür birikimiyle ortaya koyduğu çalışmalarda belirleyici bir rol oynamıştır. Türk sanat tarihçilerinden Beyhan Karamağralı, Filiz Çağman ve Zeren Tanındı, son dönemde Siyah Kalem üzerine yoğunlaşn çalışmalarıyla 1980 yılında Londra Üniversitesi’nde gerçekleşen Between China and Iran: Paintings from Four Istanbul Albums adlı uluslararası kolokyumun sonuçlarını daha da ileriye götürmüşlerdir.

Mehmed Siyah Kalem üzerine çalışma yapan diğer araştırmacılardan bazıları ise; Ernst Diez, Oktay Aslanapa, Ernst Kühnel, Basil Gray,Ernst Grube ve Max Loehr’dir.

SANATI [değiştir]

Mehmed Siyah Kalem minyatürleri zamanın belirsiz derinliğinde Asya kültür ortamında yaşamış insanların gündelik hayatını yansıtmakta. Göçerler, sıradan insanlar, dervişler, Budistler, şamanlar, Hristiyan keşişler ve doğaüstü valıkların oluşturduğu sürekli hareket halindeki toplumsal sahne söz konusu. Hareketin iç dinamiği, figürlerin belli bir anlatı örgüsü bağlamında anlam kazanabileceklerini açıkça göstermektedir. Başka bir deyişle Siyah Kalem’in figürleri, kuşaktan kuşağa miras kalan güçlü bir toplumsal hafızanın kaydettiği anonim anlatının aktörlerini canlandırıyor. Böyle bir anlatının kendi içinde tutarlı bir resim dizisi oluşturacağı çok açık. Nitekim minyatürlerin bir rulodan kesilerek albümlere yerleştirilmiş olması, bu gerçeği kanıtlıyor.

Rulo resimlerin Asya kültüründe özellikle de Maniheizm ve Budizm kültürü içerisinde önemli bir yeri vardır. Siyah Kalem’in rulolaları tarihin belli bir yerinde bilinmeyen br sebeple parçalanmış.

Mehmed Siyah Kalem’in sanatının ana etkeninin İpek Yolu olduğuna şüphe yoktur zira bu yoldan sadece mallar ve değerli taşlar değil aynı zamanda kültürler, inançlar, efsaneler ve sanatlar da taşınmaktadır. Siyah Kalem’in betimlemelerinde Şaman’ın dansı, binek hayvanlarını gözden geçiren tüccarların kaygılı yüzleri, çamaşır yıkayanlar, güç gösterisinde bulunanlar, gündelik işlerin rutini içerisinde kendi hayat kozalarını örenler Siyah Kalem’in insanlarıdır. Bu insanlar arasında İpekyolu'nun yoğurduğu kültürlere ait Çin, Moğol, uygur ve Hristiyan Avrupalılara sıkça rastlanır.

Siyah Kalem’in sanatının eşsizliği sadece insan ve gündelik hayatı dışında doğaüstü yaratıkları betimlemesinde de yatar. Siyah Kalem’in demonları yer ile gök arasında saltanat süren, insan varlığının karşı kıyısını temsil ederler ve iyi ile kötüyü birbirinden ayıran gerçeklik dengesinin Siyah Kalem minyatürlerindeki ağırlık noktasını oluştururlar. Nakkaş hayal kurmamış sadece insanın karanlıktaki yüzünde çürüyen değerler için bir beden tasarlamıştır. Şamanizmin ve Budist ikonografinin açık izlerini taşıyan bu demonik varlıklar, sıradan insanlarla birlikte aynı gündelik hayatı paylaşırlar. İnsan kaçıran, zulmeden ve sahip oldukları büyü gücüyle insan kaderi üzerinde taht kuran demonlar, İpekyolu’nda anlatılan efsanelerin baş aktörleri olarak Mehmed Siyah Kalem’in gerçekçi dünyasında yerlerini alırlar.

Mehmed Siyah Kalem ve sanatı üzerine gizem daha uzun yıllar boyunca çözülmeyecek gibi görünmekle beraber, popülaritesi arttıkça bulmacının kayıp parçalarını tamamlamaya çalışacak daha fazla araştırmacının ilgisini çekeceğine şüphe yok.

RESİM RULOLARI ve SARAY ALBÜMLERİ [değiştir]

Siyah Kalem resimleri, kukla ve gölge oyununda olduğu gibi, bizi çok çeşitli tiplerle karşılaştırır. Bunlar arasında değişik ırklardan ve halklardan tipler görürüz: Türk, Moğol, Hintli, Zenci; değişik inançlardan olanlar: şaman, gezici derviş, buddhist ve nesturi rahipleri; zengin,fakir, üst sınıftan görkemli efendiler, ağır yaşamın izleri yüzlerinde okunan göçebeler...Fakat Siyah Kalem bunlarla da yetinmez, resim dağarına, hayalgücü yaratıkları da girer: korku saçan cinler ve devler; güreşen, çalgı çalan, dans eden, bilinmeyen bir Tanrı'ya at kurban eden demonlar...Siyah Kalem resimlerinin canlandırdıkları öykü metinleri yazılı olmadıkları için, günümüze kadar gelmemiştir. Biz sadece bu öykülerin baş kişilerini görürüz. Bunlar, yüz ifadesi, el - kol hareketleri ve giysileriyle birbirlerinden ayrılırlar. Yavuz Sultan Selim'in İran seferinden (1514) savaş ganimeti olarak İstanbul'a gelen resimler Saray'da barınak bulmuşlardır. İslam dini tasvire açık bir din değildir. Resim, sanat dünyasına ancak kitap resmi (minyatür) olarak girebilmiştir. Bu yüzden yadırganan resim ruloları parçalanıyor ve bunlardan albümler yapılıyor(Hazine 2152, 2153, 2154, 2160). Siyah Kalem'lerin yeraldıkları albümlerde başka resimlerde bulunuyor: yazmalardan koparılmış tek tek minyatürler, meşk, yazı örneği, renkli renksiz çeşitli taslak ve süslemeler..."Murakkaa" denilen bu albümler yapılırken belli bir düzen göz önüne alınmamıştır. İçindekilerin seyredilmesinden çok korunması için yapılmıştır.


Kaynak :

  • YKY - Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası adlı eserde yer alan Ekrem Işın'ın yazısından derlenmiştir.
  • Ada Yayınları - Bozkır Rüzgarı Siyah Kalem - Mazhar Ş.İpşiroğlu

20 Nisan 2011 Çarşamba

JUAN MUNOZ (1953-2001)



Figüratif heykelleriyle tanınan İspanya’nın önde gelen uluslar arası sanatçılarından heykeltraş ve mimar Juan Munoz, heykeli canlandırma hareketine katılan Avrupalı sanatçıların en öenmlilerinden biridir. Çizimler, gravürler ve çok sayıda kamusal heykel yapan Munoz'un yapıtları 80'lerin başında perspektif duygusunun yoğun olarak hissedildiği heykellerdi, ardından grotesk insan figürleri, teatral boyutlu enstalasyonlara yöneldi. Figüratif heykelleriyle tanınan sanatçı, anıtsal heykelleri sorguladı. 90'larda ise biraz şiddet biraz oyun mantığıyla kurguladığı, klasik olarak algıladığımız yapıtların dengeli kusursuzluğunu içeren işleriyle dikkat çekti. Heykelleri çağdaş duyarlılıktan çok klasik ya da Barok duyarlılığın izlerini taşıdı. Munoz, İstanbul-Venedik Sergisi'nde “Birbirine Gülen 13 Kişi” adlı heykel figürleriyle yer alıyor. İstanbul Modern’in bahçesine konuşlandırılan çalışmada, dört farklı tribüne oturmuş 13 figüratif heykel, izleyicinin sanat eserine bakışını sorgularken, sanat izleyicisini bakan konumundan bakılan nesne konumuna dönüştürüyor.

YÜRÜYEN ŞATO


Hayao Miyazaki’nin Oscar adayı olan animasyon filmi Yürüyen Şato’nun asıl hikâyesi… Diana Wynne Jones’un usta kaleminden çıkan eğlenceli, macera ve sürprizlerle dolu olağanüstü bir roman… Sophie Hatter üç kız kardeşin en büyüğü olmak gibi kara bir talihe sahiptir, öyle ki kısmetini aramak için evinden bile ayrılamamaktadır. Ancak farkında olmadan Çöl Cadısı’nın hiddetini üstüne çektiğinde, korkunç bir büyünün etkisi altında kalır: O artık yaşlı bir hanımdır. Bu berbat durumdan kurtulmasının tek yolu, tepelerde durmadan hareket eden bir şatodan, Büyücü Howl’un şatosundan geçmektedir. Sophie büyünün bozulmasını sağlamak için, kalpsiz Howl’la başa çıkmaya, bir ateş ciniyle pazarlık yapmaya ve Çöl Cadısı’yla karşı karşıya gelmeye mecburdur. Bu macera sırasında Howl’un –ve kendisinin– bilinmeyen ve olağanüstü yanlarını keşfedecektir. “Mizah, büyü ve aşkın muhteşem bir karışımı.” Publishers Weekly “Diana Wynne Jones son kırk yılın en iyi çocuk kitabı yazarı…” Neil Gaiman

14 Nisan 2011 Perşembe

EX LIBRIS


Ex libris (Latince: kitaplardan) genellikle kitap kapağının iç tarafında veya ilk sayfalardan birinin üstünde bulunan kitap etiketin veya iyelik yazısını tanımlamak için sıkça kullanılan Latince deyiştir. Mülkiyeti (iyeliği) belirtir ve genellikle iyelik halinde (-in hali, genitif) bir isimle devam eder. Bu şöyle bir anlam yaratır: ...'nın kitaplarından veya ...'nın kütüphanesinden. Ekslibris olarak da yazılabilir.

Ekslibris, kitapseverlerin kitaplarının iç kapağına yapıştırdıkları üzerinde adlarının ve değişik konularda resimlerin yer aldığı küçük boyutlu grafik çalışmalardır. Kitabın kartviziti ya da tapusudur. İngilizce “Bookplate” olarak da bilinen Ekslibris, kitap sahibini tanıtır, onu yüceltir ve kitabı ödünç alan kişiyi geri getirmesi konusunda uyarır. Bir mülkiyet işareti, sahiplenme göstergesi olmanın yanında kitabın hırsızlığa karşı korunmasını sağlama işlevinin de olduğu söylenebilir. Sözcük olarak ...’nın kitabı, ...’nın kitaplığına ait veya ...’nın kütüphanesinden anlamına gelir.

Ekslibris önemli bir iletişim aracıdır. Bir ihtiyaç grafiği olarak doğmasına karşın, estetik kaygılarla yapılan özgün yapıtlardır. Sanatı, insanın elleri arasına, kitapların içine kadar getirir, onun büyüleyici sıcaklığını hissettirir. Çok uzun bir geçmişe sahip bu sanat dalı, yapıldığı döneme ait kültürel, tarihsel özellikleri günümüze taşıması nedeniyle de ilgi çekmekte, sanatçılar ve koleksiyoncular arasında önemli bir değiş tokuş objesi olarak kullanılmaktadır.

Ekslibrisin ilk ve en eski örneğinin M.Ö. 1400 yıllarında açık mavi renk bir fayans üzerine yapıldığı, bunun da III. Amenofis'in kitaplığına ait oldugu ve bu levhaların papirüs rulolarını korumak için kullanılan ağaç sandıklara takıldığı tahmin edilmektedir.

Gerçek anlamda Ekslibrisler matbaanın icadıyla birlikte yapılmıştır. Önceleri sadece kilisenin ve prenslerin ellerinde bulunan çok değerli el yazması kitaplar, matbaa sayesinde alt düzeydeki soylular ve eğitim görmüş burjuva sınıfı tarafından da elde edilmiştir. Böylece tek sayı olma durumunu kaybeden bu kitapların, hırsızlıktan ve kaybolmalardan korunması için özel bir mülkiyet işareti gerekliliği doğmuştur.

İlk Ekslibrisin 15. yüzyılda Güney Almanya'da kullanıldığı bilinmektedir. Bunlardan biri, 1450 yıllarında "Igler - kirpi” takma adıyla bilinen Alman papaz Johannes Knabenberg için yapılan ve çayırda bir çiçeği ısıran kirpinin resimlendiği 19 cm. boyutundaki Ekslibristir. 16. yüzyılda, kitapların çoğalmasıyla yaygınlaşan Ekslibrisler, sadece Almanya'da değil diğer Avrupa ülkelerinde de görülmeye başlanmıştır. Albrecht Dürer (1471-1528), Lucas Cranach (1472-1553), Edvard Munch (1863-1944), Kaethe Kolwitz (1867-1945), Emil Nolde (1867-1956), Paul Klee (1879-1940), Pablo Picasso (1881-1973), Oscar Kokoschka (1888-1980) gibi ünlü sanatçılar, zamanın önemli devlet ve bilim adamlarıyla yakınlarına Ekslibris yapmışlardır.

Küller ve Kar (Gregory Colbert-2005)




Bu anda bana gelirsen,
dakikaların saat olur,
saatlerin gün,
ve günlerin bir ömür olur.

Ashes and Snow
Fillerin Prensesine...
Tam bir yıl önce kayboldum.
O gün bir mektup aldım.
Beni fillerle yaşamımın başladığı yere
geri çağırıyordu.
Lütfen aramızda bir yıldır süren
sessizlik için beni bağışla.
Bu mektup sessizliği kırdı.
Sana yazacağım 365 mektubun ilki.
herbir sessizlik günü için bir tane.
Asla bu mektuplardaki kendimden
fazlası olmayacağım.
Bunlar benim kuş yolu haritalarım.
ve bunlar doğru olacağını
bildiklerimin hepsi.
Herşeyi hatırlayacaksın.
Herşey öncesi gibi olacak.
Zamanın başlangıçında,
gökyüzü uçan fillerle doluydu.
Her gece gökyüzünde aynı yere yatıyorlardı.
Ve bir gözleri açık hayal kuruyorlardı.
Eğer gece yukarıdaki
yıldızlara bakarsanız...
bir gözleri açık uyuyan fillerin
ışıldayan gözlerini görürsünüz.
En iyisi bizi izlemeye devam edin.
Evim yandığından beri
ayı daha net görüyorum.
İçime düşen tüm cennetlere bakıyorum.
Ellerimle tuttuğum cennetler gördüm,
fakat bıraktım.
Tutamadığım sözler gördüm.
Azaltamadığım acılar...
İyileştiremediğim yaralar...
Dökemediğim gözyaşları...
Kederlenemediğim ölümler gördüm.
Karşılık veremediğim dualar...
Açmadığım kapılar...
Kapatmadığım kapılar...
ve yaşamadığım hayaller...
Kabul edemediğim,
bana sunulanların hepsini gördüm.
Arzu ettiğim,
fakat asla almadığım mektuplar gördüm.
Olabileceklerin tümünü gördüm,
fakat asla olmayacak...
Hortumunu yukarı kaldırmış bir fil
yıldızlara bir mektuptur.
Balinanın suda sıçraması
denizin dibinden bir mektuptur.
Bu imgeler hayallerime bir mektuptur.
Bu mektuplar sana olan mektuplarımdır.
Kalbim pencereleri yıllardır açılmamış
eski bir ev gibidir.
Fakat şimdi pencerelerin
açıldığını duyuyorum.
Turnaların Himalayaların
eriyen karlarının üstünde...
yüzdüğünü hatırlıyorum.
Deniz ayısının kuyruğunda uyumak...
Sakallı fokların şarkısı...
Zebranın havlaması...
Kumun çıtırdamaları...
Karakulakların kulakları...
Fillerin egemenliği...
Balinaların suda sıçraması...
ve boğa antilopunun silueti...
meerkat'in ayak parmağının
kıvrımını hatırlıyorum.
Gange nehrinde yüzmek...
Nil'de gemi yolculuğu...
Hatshepsut kolidorlarında dolaşmayı ve
birçok kadının yüzünü hatırlıyorum.
Sonsuz denizler ve binlerce mil nehirler...
Babalar ile çocuklar hatırlıyorum...
ve tadı...hatırlıyorum...
ve şeftalinin kabuğunu soymayı...
Herşeyi hatırlıyorum.
Fakat geride bırakılanları
hiç hatırlamıyorum.
rüyalarını hatırla...
hatırla...
Savanna fillerini daha uzun izledikçe,
daha fazla dinledikçe,
daha fazla açtıkça,...
bana kim olduğumu hatırlatıyorlar.
Koruyucu filler, doğa orkestrasının
tüm müzisyenleri ile birlikte...
çalışma isteğimi duyabilir mi?
Filin gözlerinden görmek istiyorum.
Adımları olmayan dansa katılmak istiyorum.
Dansın kendisi olmak istiyorum.
Eğer daha yakına gelir veya
daha uzağa gidersen söyleyemem.
Yüzüne baktığımda bulduğum
huzuru özlüyorum.
Eğer şimdi yüzün bana dönerse,
kaybolduğunu sandığım yüzü
tekrar bulmam belki daha kolay olur.
kendimin.
Tüy ateşe
ateş kana
kan kemiğe
kemik iliğe
ilik küllere
küller kara
Balinalar şarkı söylemiyor,
çünkü bir cevapları var.
Şarkı söylüyorlar,
çünkü bir şarkıları var.
Ne önemlidir,
sayfada yazılı olan değil,
Önemli olan,
gönülde ne yazılı olduğudur.
Haydi mektupları yak
ve küllerini kara ser.
Nehrin kenarında,
bahar geldiğinde ve kar eridiğinde
ve nehir yükseldiğinde kıyısına geri dön.
ve kapalı gözlerinle
mektuplarımı tekrar oku.
Bırak kelimeler ve imgeler vücudunu
dalgalar gibi yıkasın.
Ellerinle kulaklarını kapa
ve mektupları tekrar oku.
Cennet müziklerini dinle.
sayfa, sonraki sayfa, sonraki sayfa...
Kuşun yolundan uç.
Uç...
Uç...
Uç...

8 Nisan 2011 Cuma

MANTIKU'T-TAYR (Feridüddin Attar)



Mantıku't-Tayr (Farsça: منطق‌الطیر Kuşların Diliyle veya Kuş Dili) İranlı sufi şair Ferîdüddîn-i Attârtarafından kaleme alınmış bir manzum eserdir. Eserde Gazali'nin XII. yüzyılda yazdığı Risaletü't-tayradlı eserden yararlanılmıştır. Ali Şîr Nevaî, Attar'ın eserine nazire olarak Lisânü't-Tayr eserini kaleme almıştır.[1]

Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantık-ut Tayr'da kuşlar ile ilgili bir hikâye kullanılarak, çeşitli semboller aracılığıyla tasavvufun temellerini, önemli prensiplerini ve tasavvufî yaşam ile inancı anlatılmaktadır. 4724 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış bir eserdir.

Mantık-ut Tayr Allah'ın birliği, İslam dininin son peygamberi Muhammed'in methi gibi konulara sahip olan uzunca bir girizgâhın ardından kuşların kendilerine bir padişah seçmek istemelerinden bahseden bir giriş bölümü ile başlar. Kuşlar biraraya gelip her ülkenin padişahı olduğu kendi ülkelerinin de bir padişahı olması gerektiğini tartışırlar. Daha sonra içlerinde en bilge görülen Hüdhüd onlara padişahlarının ancak ve ancak Simurg kuşu olduğunu aktarır. Bu nokta ile birlikte Hüdhüd hikâye içerisinde önemli bir semboldür ve giriş kısmında kuş topluluğundaki Hüdhüd şu şekilde betimlenir:

"Sırtında tarikat elbisesi, başında ise hakikat tacı vardı."[2]

Eserde Tanrı'yı sembolize eden Simurg kuşuna yapılan betimlemelerden biri ise şudur:

"Kuşkusuz bizim de bir padişahımız vardır. O da Kaf Dağı'nın ardındadır."
"Adı Simurg'dur, kuşların padişahıdır. O bize yakındır lakin biz ona oldukça uzağız."[3][4]

Buradan sonra yol hazırlığı içerisindeki kuşlar tek tek tanıtılır fakat öncelikle Simurg'u daha detaylıca tarif eden bir bölüm yer alır. Sonrasında farklı kuşların hikâyeleri anlatılır ve her bir kuşla bir zaaf veya özellik ilişkilendirilir. Böylece o zaafın veya özelliğin tasavvuf bağlamındaki yerine değinilir. Örneğinpapağanın hikâyesinde papağan kendisinin Simurg'un dergâhına varacak takati olmadığını belirtir ve tek arzusunun içmekte olduğu ab-ı hayat olduğunu dile getirir. Hüdhüd ise canını önemsemenin yanlışlığı ile ilgili bir cevap verir ve canın canana feda etmek için olduğundan bahseder. Kitabın tek tek kuşlardan bahseden bu bölümünden itibaren anlatımda aralara bahsi geçen özellik, kavram veya genel olarak konu hakkında çeşitli hikâyeler, kıssalar anlatılır. Bu kıssaların bir kısmı tarihte yaşamış önemli kimselere atfedilir veya içlerinde karakter olarak bu kişileri barındırır.

Kuşların tek tek gelip kendilerine dair konuşmalarından ve bunlardan çeşitli özelliklerin tasavvufî tahlilinin yapılmasından sonra kuşlar Hüdhüd'e başka sorular yöneltirler. Cevaplardan sonra kuşlar yola düşmek isterler öncelikle Hüdhüd onlara açıklayıcı bir konuşma yapar. Fakat bu konuşmanın ardından bahane getirmeye başlarlar. Hüdhüd tek tek bahaneleri cevaplar. Bahanelerin sonunda bir kuşun yolu anlatmasını istemesi üzerine Hüdhüd Simurg'a ulaşmak için gidilecek yolu anlatır; aşılması gerekilen yedi vadi vardır, hepsi de çetindir. Vadilerin adları sırasıyla: Talep, Aşk, Marifet, İstiğna (ihtiyaçsızlık), Tevhid, Hayret, son olarak da Fakr ve Fena'dır. Hüdhüd bu vadilerin her birini anlatır, daha sonra etkilenen kuşlar yola koyulurlar. Binlerce kuş olarak çıktıkları yoldan sadece otuzu Simurg'un dergâhına varabilir. Sonunda Simurg'u gördüklerinde ise Simurg'un kendileri olduğunu fark ederler; dergâh aslında bir aynadan ibarettir. Bu eserde şöyle açıklanır:

"O dergâhtan hal diliyle bir nida geldi: 'Güneşe benzeyen bu dergâh bir aynadır'."[5]

Kuşlar böylece fani olduktan uzunca bir süre sonra onların tekrar kendilerine (varlık alemine) gelmelerine izin verilir. Bu noktada kuşların geldikleri makamın beka olduğunu ifade eden ve beka makamından söz eden beyitler bulunur. Kitap Attar'ın kendisi hakkındaki bir kısımla biter; bu kısımda kitabına dair de yorumları bulunur.

Mantıku't-Tayr ve tasavvuf [değiştir]

Tasavvuf edebiyatının başlıca eserlerinden olan Mantıku't-Tayr, tasavvufî bir temaya sahip olmasının yanı sıra kişinin tasavvufa dair ve tasavvuf yoluna dair bilgi edinmesi açısından da önemlidir. Zira kitapta tasavvufun temel prensipleri, özellikleri, kavramları ve inanç yapısı açıklanmıştır. Hüdhüd sırtında tarikat elbisesi ile tasvir edilirken Simurg Tanrı için bir sembol olmuştur. Kuşların her birinin zaafı kişinin tasavvuf yolunda o zaafa sahip olmasının kötülüğü ve sonuçları ile açıklanmıştır.

Simurg'a ulaşmanın yolu olarak saydığı vadiler tasavvufta sıklıkla kullanılan kavramlardır ve bireyin tasavvuftaki yolculuğunun çeşitli kademelerini, makamlarını belirlerler. Her vadiyi açıklanırken aslında o makamın özellikleri ve zorlukları açıklanır. Yolun sonuna varıldığındatasavvuftaki her şeyin Tanrı'nın bir yansımasından ibaret olduğu inancına dayanan bir şekilde dergâhın bir ayna olduğu ve Tanrı'yı sembolize eden Simurg'un da oraya varabilmiş (böylece Tanrı'da fena olmuş mutasavvıfları sembolize eden) kuşlar olduğu görülür. Nitekim burada Attar bir kelime oyununu vurgulamak istemiştir: Simurg sözcüğünün başındaki si sesini Farsça "otuz" anlamına gelen si ile ilişkilendirerek vurgulamıştır. Bununla birlikte bu Simurg sözcüğünün doğru etimolojisi değildir. Sözcüğün kökeni Pehlevi dilinden sn "kartal" ve murg"kuş"tan oluşmuştur[6]. Ayrıca Attar eserin sonunda kendisi hakkındaki bölümde kendini ve durumunu şöyle anlatır:

"Ey Attar! Her an âleme yüz binlerce sır miskleri saçıp durdun."[7]

Aynı kısımda eseri için de şu tip ifadeler kullanır:

"Kitabıma dert gözüyle bak ki bendeki yüz dertten birine inanasın."
"Bu kitaba dert gözüyle bakan kimse, devlet topunu kapıp Hakk'ın huzuruna kadar gider."
"Bu kitap zamanın ziyneti ve süsüdür. Hem seçkinlere ve hem de avamdan insalara Hakk' yolu görmeyi nasip eylemiştir."[8]

Notlar [değiştir]

  1. ^ H. Dilek Batîslam. "Divan Şiirinin Mitolojik Kuşları: Hümâ, Anka ve Simurg.". Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi,İstanbul 2002, 185-208. 1 Ağustos 2009 tarihinde erişilmiştir.
  2. ^ s.66. F. Attar. age.
  3. ^ s.68. F. Attar. age.
  4. ^ Burada İslam inancındaki Tanrı ile kulları arasındaki yakınlık-uzaklık konusa sembolik bir gönderme vardır.
  5. ^ s.382. F. Attar. age.
  6. ^ "simurg noun" The Oxford Essential Dictionary of Foreign Terms in English. Ed. Jennifer Speake. Berkley Books, 1999. Oxford Reference Online. Oxford University Press. URL erişim tarihi: 13 Eylül 2007 <http://www.oxfordreference.com/views/ENTRY.html?subview=Main&entry=t33.e6611
  7. ^ s.398. F. Attar. age.
  8. ^ s.399. F. Attar. age.


5 Nisan 2011 Salı

NOKTA


Eşim olma, karım ol! Bakma daha ilkel durduğuna sen, ruhu vardır kelimelerin. “Karı-koca” “eş”ten daha çok şey anlatır. Hatta belki bize unutulmuş bir şeyi söyler.

Sahi, biliyor musun? Neden erkeğe “koca”, kadına da “onun karı” demiş eskiler?

Eşim değil, karım ol! Kedilerin eşi olur, terliklerin de… İnsanın eşi olmaz. Bir ömür eşlik ediyor diye mi sevgiliye eş denir? Eşlik etmek yeter mi? Fazlasını beklemez mi insan yârinden? Kelimeleri yitirmeseydik anlardık belki, evlenecek erkeğe eskilerin neden ”koca” dediklerini. Çünkü “koca” bilge demektir, yüce demektir. Koca demek, dağ demektir. Ve ne kadar yüce olursa olsun, üstünde kar olmayan dağ eksiktir. Dağların yücesine kar yağar diye kadına da “kocanın karı” demişler. Bakma şimdi evlenenlerin “karı-koca” ilan edildiğine. “Koca ve onun karı” olmalıdır aslında. Yani yüce bir dağ olmalı adam. Kar gibi pak ve masum olmalı kadın. Örtmeli ve bir ömür, süsü olmalı dağın. Çünkü üşür tepesinde kar olmayan dağ, ne kadar yüce olursa olsun, yarım görünür…

Eşim olma, karım ol! Bana benzemeye çalışma sakın. Bana benden lazım değil bir tane daha. Ama unutma ki sensiz yarımım. Her zaman söylemem, ama sen anla.

Eşim olma, karım ol! Beni tamamla…

Alıntı yazı .

28 Mart 2011 Pazartesi

La Fin du Paradis – Cennetin Sonu


…..
karanlık yolların içinde bulacaksın kendini
düşen kayalar altında ve uçak leşleri,
buna hazır mısın?
senden başka herkesindir bundan böyle Mare Nostrum,
ki, yüzünden gitmeyecek dalgalarının tırnak izleri.

ve belki de kalbin,
uçarken gökdelen camlarına çarpa çarpa düşen bir kuş olacak.
yavaşça düşebilecek misin,
dikkat çekmeden, acısız?
uzaklarda kalacak kendini adadığın yakınlar
başka bir sahneye dönüşecek birden bire dünya,
yabancı ve soğuk ve anlayışsız.
‘belki de bu tepenin arkası ’ diye bir deyim çıkmayacak dudaklarından
kaldırıp kendini atacak sokaklar

ve küfürler, ve siren sesleri ve sis
bir ağaca uzun uzun bakan cılız sokak köpeği
yağmur altında çocukların dövdüğü,
ve ölesiye kederli.

bir de kendinden başka herkesi affetmek zorunda kalmak
bunu kendine açıklayabilecek misin?

‘sonra’ diyecek anlatan, ‘sonra; yani onun için hep bir şimdi…’

yabancı kalacaksın kendi öyküne
ansızın yerinden kalkıp giden bir Ay
üst üste yığılı taşlar, yağmurla yağan
birinin gözleri gece

yanları hep uzun aktığın o ırmaklar

çoktan dökülmüş olacak bir denize.

ve yine biliyorum ki:
senin bunları anlaman için
şu an anlamaman gerek tüm bu söylenenleri.

Pierre Guyotat

Çeviren: Behlül Dündar

14 Mart 2011 Pazartesi

HİÇ




Son puttan sıyrılınca beden bildi ki, kendisi bir nefesti . Sıyrılınca kederlenen o sızlayan ahenkti .Hiç ile taşıdı son yarayı kabuktan kanatmadan bırakıp bir deniz kenarından .

13 Mart 2011 Pazar

BURSADA'DA İPEKÇİLİK



İpek Böcekçiliği Enstitüsü(Tohum Mektebi)

İpek Böcekçiliği Enstitüsü

Bursa İpekböceği Enstitüsü (‘İpekçilik Mektebi’ veya ‘Tohum Mektebi’ veya ‘Böcekhane’ de denmektedir.) Bursa’nın (Bursa Büyükşehir Belediyesi sınırları içindeki) Yıldırım ilçesinde 1888 yılında açılmış ve bugün artık hizmet vermese de kentin kültüründe önemli bir yer tutmuş bir eğitim kurumudur. Yüzyıllardır ipekçiliği ile tanınan bir kent olan Bursa, bu özelliğini, büyük oranda, civarında yetişen dut ağaçlarından dolayı elde etmişti. Rivayete göre Bursa’ya ipek, Bizanslı keşişlerin özel olarak yaptırdıkları bastonların içinde sakladıkları ipek böceği ve kozalar yoluyla geliyor. Dut ağaçlarının yapraklarıyla beslenen bu böceğin ipeği, Bursa’nın en önemli ekonomik kazancı oluyor. Böylece Bursa sadece Osmanlı padişahlarını değil, aynı zamanda Avrupa saraylarını da giydirmiştir. Kayıtlar, 15. yüzyıl Bursa’sının bugünün Milano’suna denk bir lüks giyim merkezi olduğunu, bilinen dünyanın heryerine ipek kumaş ihraç ettiğini göstermektedir. 19. yüzyılda Avrupa’dan getirilen buharlı ipek çözücü makinalarla sanayileşmeye ayak uydurmaya çalışan Bursa ipek üreciliğinin, 1856′da 40 adet fabrikayı içerdiği, bu fabrikalarda 5000 civarı Türk, Rum, Ermeni işçinin çalıştığı görülmektedir. Kumaş aşamasına kadar üretimi büyük emek isteyen bir ticaret dalı olan ipekçiliğin, ön üretimi olan tohumculuk ve kozadan başlayarak, her aşaması bir risk taşımaktadır. Sanayileşmenin hızına ulaşmaya çalışan ipek üretiminin karşısına bu sefer de karataban hastalığı çıkmıştır. Önce Fransa’da, İtalya’da ve Avrupa’nın diğer kentlerinde görülen bu hastalık Bursa’ya da sıçramıştır. Avrupa’dan getirilen tohumlar da hastalıklı çıkınca ipek üretimi büyük oranda sekteye uğramıştır. Bu arada dönemin büyük alimi Pastör’ün karataban hastalığı üzerine çalışmalar yaptığı ve hastalığın önüne geçtiği öğrenilir. Bursa’dan hastalıksız tohum için birkaç gönüllü gönderilir, ama bu yeterli olmaz. Pastör’le birebir yapılan görüşmeler üzerine Fransa’da Montpellier İpek Böçekçiliği Enstitüsü’ne bir öğrenci gönderilir. Bursa ipek üretiminden ciddi miktarlarda öşür alan Osmanli Devleti Kevork Torkumyan isimli bu genci burs vererek okutur. İşte bu ortamda Bursa’da yaygın olarak yapılan ipekböcekçiliği konusunda eğitim veren bir kurum oluşturulması aşamasına gelinmiştir. Ahmet Vefik Paşa’nın valiliği döneminde başlatılan girişimler sonucunda, 2 Nisan 1888 tarihinde Şehreküstü mahallesinde Kazaz Ahmet Muhtar Efendi’nin evi kiralanarak, o zamanki adıyla Harir Darüttalimi adı verilen mektep açılmıştır. 1889 yılında ilk mezunlarını veren okul, sonrasında daha geniş olan Setbaşı semtinde Burdurizade Osman Efendi’nin evine nakledilmiştir. Okul, 1894 yılında Maksem civarında inşa edilen bir binaya taşınmış ve adı İpek Böcekçiliği Enstitüsü olmuştur. Enstitü’nün idaresine getirilen Kevork Torkumyan, Pastör usulü tohum üretimi konusunda Bursa’da başarılı hizmetler görerek, çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir.

Sadece Osmanlı padişahlarını değil Avrupa saraylarındaki balolarda da kraliçeleri, leydileri de Bursa ipeği giydiriyor. Kayıtlar, 15. yy’da tüm dünyaya ipek üreten Bursa’nın, lüks tekstil üretimi yaptığını söylüyor. Bir anlamıyla dönemin Milanosudur Bursa. Bu aynı zamanda ciddi bir ekonomi pratiğidir. Uğur Tanyeli’nin “Bursa Defteri”nde aktardığı gibi: “1484 yılındaki şer’iye sicillerinde kayıtlıdır; 25 adet Venedik kemhasından yapılma ince yün astarlı elbise için bir Frenk, tam 28 bin akçe borç yapmış. 25 tane elbise 28 bin akçe ediyor. Aynı yıl ilginç bir kayıt var; bir sefer öncesinde merkezi yönetimin paraya ihtiyacı olmuş. Bursa darphanesine verilen tüm parayı geri istiyorlar. Bursa darphanesinin tüm sermayesi 100 bin akçe.”

Bir örneği halen Fransa’da Sivan eyaletinde müze olarak korunan bina, Fransa ve Japonya böcekhaneleri örnek alınarak inşa edilmiş ve tohum üretimine geçilmiştir. Sadece Bursa’nın ipek üretimi için gerekli olan tohumu değil, Balkanlara, İran’a da tohum sevkiyatları yapılmıştır. Tohum üretimi ve ipek böceği beslenmesi üzerine çalışan bu okuldan, 1897′si yabancı olmak üzere 5,000 öğrenci yetişmiştir. (Celal Bayar da bu okulun mezunları arasındadır). Ciddi bir knowhow üretip, Avrupa’ya ve Orta Asya’ya da uzman yetiştirilmiştir.

Binanın birinci katında bir idari oda, küçük bir laboratuvar, iki kuluçka ve bir koza kurutma odası, bir sınıf ve bir yemekhane bulunmaktadır. İkinci katta iki böcekhane, bir kelebekhane ve bir müze, üçüncü katta ise yatakhane, lavabo ve dinlenme odaları bulunuyor. Böcekler üşümesin diye binaya yerden ısıtmalı kalorifer tesisatı kurulmuştur.

Günümüzde ise 1976 yılına kadar ipek böçekçiliği konusunda hizmet veren bu yapı, kendi kaderine terkedilmiş haldedir. Mülkiyeti Milli Emlak’ta, kullanımı Milli Eğitim’de, kendisi metruk haldedir. 2003 Mart’ında itfaiyenin raporlarına göre kundakçılıktan kaynaklanan bir yangın geçirmiş, mahalle sakinleri tarafından zor kurtarılmıştır. Yapının bir bölümü ciddi hasar almıştır.
Bursa Yerel Gündem 21 Tarihi ve Kültürel Mirası Koruma Çalışma Grubu, konu üzerine çalışmalar yürütmekte, ilgili tüm kurumlarla temasa geçilerek binanin restorasyonu ve korunması gündeme taşınmaya çalışılmaktadır.

Şüphesiz ki, günümüzde hizmet vermese de İpekböcekçiliği Enstitüsü, tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan Bursa’nın kent kültüründe önemli bir role sahip olmuştur.

Kaynaklar:Yıldırım Belediyesi,İTÜ Dergisi,Perdeciler.com,Wikipedia


12 Mart 2011 Cumartesi

YALAN DÜNYA


Yalnızlığından soyun yalanına dünya
Dönerek bizi aylak ettin Kuş sazlıklarında

DENİZ BOZKIR OLDU .BELLEĞİMDE BİR ŞİİR İÇİMİ ACITAN

Ortalığa saçtınız bizi sokak niyetine ..
Sokakta riya unutup unutup hatırladığımız
Yoktu kavgam hiç yoktu bizi kavgaya sürdünüz

Bir nar fırlatmışım paramparça
Kar yağmış düzlükte üstüne .
Vişne çürüğü değil o eline aldığın gezmiş
Mayhoşundan sarhoş bir kayık
Kendi başına açılmış deniz denen bozkıra .

Suyu hatırladım bin öpüşlü suyu
Anlattıklarım rüya denen hayattan
Anne karnından o eski karanlıktan
Sokak riya ,sokak kalabalık
Nereye sığınacak içimdeki bu ıssızlık


Isırır gibi şarkı söylüyorlar aşk niyetine
O bir niyet belki de tek bir kelime
Görünenden de geçtim hiç görünmeyenden de
Sokak riya ,sokak kalabalık.
Ardı arkası ise o bilindik ıssızlık

Konuştum zamanın anımsadığı yerden
Erken hem de çok erken
Ten gibi saydam bir dem nefeste
Tuzluydu içimdeki ekşiydi tatlanmadan dünyadan

Bir vakitten diyarsız tel tel çalınan
Gölgede bir tas su ile bir can parçasıydı hor görülen
Bozuk bir plak gibi takılmış
Ne senden eski ne benden
Kan ,ter ,ıssız ekşi nar
Buralar artık yorgun bir diyar
Öylesine yoktu ki hiçlik semeresiz
Yeniden doğan ne benim ,ne benden doğan
Yorgun yüzlü nar benden geriye kalan ..

28 Şubat 2011 Pazartesi

" Ne anlatırsın renkleri ince ince köre, konuş insanlara akıllarına göre" Necip Fazıl Kısakürek

4 Şubat 2011 Cuma

BİLLUR HAZ


Herşey canlı bir söz olarak duruyorken
Toprağın gömdüğü hüznün içinde
Diriden ölü gömmenin acısıyla dalgalandı
Yaşmak rengi gökkuşağı ,yazgülü aldandı
Erken sesin bezginliğinde bir bakır tas
Su ahenginde kırıldı sesinden fırlayan tiz bir yağmur


Ona sana, eski bir ay... bildiğin bir tende sarardı .


Neydi neydi hatırlayamadığımız .
Sandıklarında kilitli kalan
Ufuk çizgisinde gülücükler saçan
Kum tanesi hüznün içindeki billur haz
Cam kırığı olup saplanırken denizin göğsüne
Köpürdüğü yerde sancıyla
Cam doğuran deniz acıtma
Pıhtıdan söz ,
gömülmüş hüzün sen de saklan toprakta
beni de sakla ..

30 Ocak 2011 Pazar

HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA

Bir şey yap .. Güzel olsun,
Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle,
Dilin mi dönmüyor? Güzel bir şey gör,
Veya; Güzel bir şey yaz. Beceremez misin?
Öyleyse Güzel bir şeye başla...
...Ama hep güzel seyler olsun,

Çünkü "HER İNSAN ÖLECEK YAŞTA..." Geç kalmayasın! ''

[Şems-Tebrizi]

27 Ocak 2011 Perşembe

BİR RÜYAYI YAŞATAMADINIZ TAŞ OLSUN HAYALİNİZ






Taş olsun çağrılar
Taş olsun doğmamış günün sabahı ,
Kuşu yüzü hiç söylenmemiş adı ,
Taş olsun rüya riya gölge

Gölge ağır bir taş olsun
kurtulamasın hayal tacirleri
Taş olsun kalbi uykusunda hayatın
Bir dalda taş olsun yenmedik erik
Yazılmamış mektup ,hiç gelmemiş ayaklar
Bir kalp taş olunca taş olur herşey ..

Taş olsun içiniz dışınız .bir taşa tapınız
Artık onu alıp satarsınız .. YILLAR TAŞ OLSUN ..

24 Ocak 2011 Pazartesi

suriyeli minyatür sanatçısı, 1220'ler

kalila wa dimna, m.ö. 3. yüzyıla kadar inen, hayvanları konu edinen hint masalların (panchatantra) m.s. 700'lerde arapçaya çevirisidir. ezop'un masallarının (fablların) kökeninde de bu hint masalları yatmaktadır.

"kākolūkīyam; kargalar ve baykuşlar hakkında", kargalar ile baykuşlar arasındaki mücadeleyi anlatır.
kargalardan biri sanki kendi topluluğundan dışlanmış gibi davranıp, rakip baykuşların arasına karışır. sırlarını ve zayıf noktalarını öğrenir öğrenmez arkadaşlarını toplayıp baykuşların yaşadığı mağaranın bütün çıkışlarını ateşe vererek onları ölüme mahkum ederler.

21 Ocak 2011 Cuma

CAN


''Beden can çocuğuna gebedir .Bir ömür boyu onu vücut rahminde taşır ,besler;ölüm ruhun bir başka aleme doğması hadisesinin sancılarıdır .''
(Hz.Mevlana Mesnevi ,cilt 1)


Keten ipliklerin ayrışması bir dokunun içinden dokunuş .Ruh beden birlikteliği ,varsayımdan öte bir kavramın içi boş bir kabı . O kap ki taşıyor hali ,hayali ve halden hale geçitler kurarak . Sudan buz, buzdan eriyik ,buhar ve nem dalgalanıyor hallerinde .Zayıf lambalara bel bağlamadan karanlıkta ama kendi elimle yolumu bulmayı seçtim ben . El yordamı üzüntüyü kuşatan ,kimseyi gücendirmeden alınan ne ince bir yol olmalı ki, acıtıcıdır .Zaman zaman taşsa bile taş doğurmayacak kadar canlıdır .Can çocuğu doğmadan herkes kaçışlarına sığınır . Bütün toplum çılgınca içinde can çocuğunu beslemek için sağa sola koşuşturuyorken tutkulu bir gerilim teli halindedir . Odalar hazırlanır ,herşey alınır ,çılgınca bir koşuda süslenir bezenir herzaman . Beklenen can çocuğudur bir türlü doğmak bilmeyen .Heskes hatta dünya bile bu çocuğun doğmasını bekliyor nicedir .İnsanlar ise doğum sancılarıyla kıvranıp anı yaşama peşindeler o an ki asıl varlığı can çocuğunda olan .Karnı burnunda insancıklar bu çocuğu hırslarıyla, hevesleriyle ve hayalleriyle besleyerek hissettikleri sancıları da dindirmek için prozacları yutup ,toplumsal ayinler şeklinde sarhoş olmanın peşinde geziyorlar . İşte büyük kaçış senaryosunun ta kendisi budur .
Can çocuğunu besleyen hakikatin kendidir damıtık sütüdür yaşam anlamının .O çocuk ki bir varoluştur sana seni gösteren . Anlam ise tüm kavramların canlanması bu çocuğun bile gerçekten dünyada doğmasıdır .

' Külli ruh ,cüzzi olan Can'la birleşti .Can , Külli ruhtan ,bir inci aldı koynuna koydu . Meryem , nasıl Mesihe Hz . İsa2ya gebe kaldı ise ,Cüzzi Can da koynuna koyduğu o inciden gebe kaldı ...Böylece Cüzzi Can ,canlrın canından yani Külli Can'dan gebe kalınca ,dünya 'da Can'dan böyle gebe kaldı. '
(Hz. Mevlana ,Mesnevi ,cilt 2 )

Nicedir beklenen dünyadan gerçekliğin çocuğunu ağlatmadan, ürkütmeden ,kimsesizliğin adressizliğin ortasına atmadan doğurabilmesidir . O doğum ki bir yerden bir yere . O ki ,sözün olma anı zamanın külli varlığına evren tohumundan bir can katmadır dünyaya .Bir bebeğin parmak uçlarından dokunmasıdır hayata . Bakışları şerden uzak ,duru ve canlı kendisi bir düşün doğmasıdır dünya denen rüyaya .

18 Ocak 2011 Salı

KALEYDOSKOP



Çiçekli masallar anlat bana .Kırılmış aynalardan geçen rüyalar .Göğe başımı kaldırıp gördüklerimden anlat içinde çiçekler olan .Sekizler bölündük ,altı köşelere döndük sallandıkça çoğaldık ,izlendik çiçeklere dönüştük ,bir rüyaya benzedik . Çiçekli masallar anlat ..Karanlığın çiçeklerini.






Kendi masalını kendine anlatmayan hayatı anlatmasa da olur ...Tek kitabımız odur ....