31 Temmuz 2010 Cumartesi

BOŞ EV


Büyük olasılıkla müzik çalıyor evde ,
sakin bir köşe bulup konuşmayı başarabiliriz ...



Yolcu ruhlar için boş ev zihinlerinin, kalplerinin; derin dehlizlerinin , ucu bucağı olmayan çöllerinin , fırtınalı okyanuslarının , dokunulmaz dağlarının ,kayboldukları labirentlerinin ,usul usul yağan yağmurlarının hatta rüyaların ve tabii ki hayallerinin kendi müzikleriyle katılaştığı maddeleştiği bir dünya coğrafyasıdır .Geçirgendir havadan, sudan ,topraktan ve ateşten geçirgen ..Kendi ışıklarıyla dolaştıkları bir yerdir ..Kapıyı açan biri ,kendi kalp anahtarıyla kapıyı açan öteki bir adım içerideki an çarpışması ..
Boş ev ,aydınlık ...bizim gibi .Gölgesiyle ışığın sonsuz sevişmesi ,Suyun serbest bırakılışı bir rüyada kaynağına geri akışı ..Merdiven arkası ,kitaplık arkası işte işte tam burası rüyalarımızın odası .. Hayal dersin sen bilirim burası da tam orası ..Büyük pencereleri hayatımızın gözkapakları ..Bu kadar küçücük olacağımız aklıma (mıza)gelmezdi ..

Sabahları beni yıkayan o nehir işte o nehir .Sana rüyaları fısıldayan ışığı getirdim .Nehirle gözgöze o adını hatırladı ,ben de .
Bir mimar edası belki bir dans .(rüyanın neresinde vardı bu hatırlayamadım siliniyor hafıdan yaşanmak için bir zaman atlaması )
Ey sevgili bilmiyorsun ağaçlarımla geldiğini ve ben de bilmiyorum ..
Işığın yan düşüşü masamıza sanki bir hayal perdesine düşen hakikat .. işte işte orda duruyor aramızda .Zamanın izini süren iki kişi .. iki sevgili ..Farklılık ve aynı sebepten olan aynılık ..
Yaşamımızda önem kazanmaya başlar başlamaz sanatın lüks ve gösterişten soyunup usulca bir tür kaynağa yardıma koşan bir biçime ulaşması ..
Boş ev burası yakından bakılan bir yüz kadar gerçek ,Düşlerdeki görüntüler kadar ağır başlı .Bütün zamanların da orada şahit oldukları bir yeryüzü coğrafyası ..Çocukluğun isyankar gülüşü ,gençliğin adaletli coşkusu içine akan nehirler gibi kendi içine dökülüşü bir zaman harikası .. Söyle söyle ne kaybetmiştin (m)? İşte burda yanımda getirdim .. Sevgili gökyüzünü taşıyan bir çift kanat ,sevgili ise o bahçede salınan bezemesiz bir gül ağacı .Dileğini bağla bana yüzünü yüzüme ört . Bir rüyaya uyanıyoruz ...
Senelerden 2010 İstanbul ...

25 Temmuz 2010 Pazar

A LA POINTE ACéREé


Çıplak duruyor madenler,
kristaller,taştaki oyuklar.
Yazılmamış olan,
dil olarak sertleşmiş,
çıkarır gökyüzünü meydana.
(Yukarıya doğru reddedilmiş,
orta yerde,çapraz olarak,yatıyoruz biz de.
Eskiden önünde kapı olan sen,
masaki üstünde öldürülmüşte
beşir yıldızı vardı:
onun sahibi şimdi bir -okuyan- göz.)
Oraya giden yollar.
Ormanda bir saat fışkıran tekerlek izini izleyerek
.Top-lanmış ufak, yarık kayın kozalağı:
karaşın açıklık,
ona soru soran parmak düşünceleri ey-nereye?
Tekrarlanmayana doğru,
oraya doğru, her şeye doğru.
Fışkıran yollar oraya doğru.
Yürüyebilen bir şey bu,
selamsız sanki bir yürek olmuş,
geliyor buraya doğru.
Paul CELAN

5 Temmuz 2010 Pazartesi

PENCEREMDEN


Durmak da bir eylem ,varsayımlarda gizli yaratılan putların adı .İnsanoğluna bakınca yaptıkları tek putun altın olduğunu görmek utanç verici .Bir seçim varsa, farklı diyebileceğimiz hayali put yapmaktır onun da adı .. Semeresi zaman içinde olan ..Bu bir seçim daha doğrusu bir dünya duruşu neresinden bakarsan .. İnsan değerlilik kavramında bir obje varetmesi eğilimi ya da .. Bir yandan da objesiz olmaya aday bir duruş var kendi içinde tutarlılığı olan ..Nesnelerin dünyasından kaçıp derin bir dünyaya kucak açan .. Hakiki olan bir perdenin arkasından görünmeyen bir sahicilik duygusuyla ifade etmek de mümkün anlıyorum sahiden bu çok mümkün ve çok özel ..Ancak kalabalığın (kollektif )bilincinden toplu intiharlar şeklinde olan hissiyatından sıyrılmış bir ruh dengelerini ters yüz eden ..

Elele tutuşmadık mı karanlığa yürürken daha ne duruyorsun gördüklerini anlat pencerenden .


Hayali olmayanı yıkmak ,put yok evrenimizde biz varız . Biz sesiz ,sözüz ,gözüz,kan ve canız ..Bilmediğin dilden seslendiğinde aracısızdı sesim .Sesim ki perdesiz olan .Çıplak ses su gibidir ,yazı gibi ,kav gibi ..Bu görünmez dünyana saygım söyle şimdi rüya içimden geçmese görünür müydüm ...

Ayın kaçıncı günüydü yıllardan neydi bilimeyen meçhul bir günde düş sesiyle bana göründüğünde çıplaklığını ört kendinle daha da çıplak kalabilmen için demedim mi ..
O içimde dans eden ,zıplayan tek kürekle ve tek yürekle gelen alçakgönüllükle uykuya dalmak istemekle çok mu şey söyledim . Senin düşün nefes almalı uyuduğumda bir tek bunu söyleyemedim .O sonbaharımızın ,kışımızın günlerini kısaltmak için karanlığa ışık tutmadım mı ? Güverteye çıktım artık ,Homeros şiirleri gibi turuncu gökyüzü dilim dilim ayrılmış sözcük sözcük olmuştu artık .Okuyordum !
Ben ki tek yürek sahibi bir kadın ,Ruhumun bir yerlerde bırakılması üzerine herseferinde ruhuma koşan ben yüzyılların doğum müjdecisi gibi çocuk bir zamanda şimdiyle bir olmamla birlikte ,merakla denize değen dizlerinden dizelerini okumadım mı ?


Sevgilim merak beslemeli ve ben merak beslemeliyim sevgiliye .


Ne kendisi ,ne gölgesinde bir katre acı kalmamalı.Boş sayfalar belirmeli içimizde yeni bir kitap olan hayata saygıyla ... Düşlerden çıkıp gelen sevgiliye karanlıkları ışık olmuş sevgiliye ...

18 Mayıs 2010 Salı

KALEYDESKOP


Çiçekli masallar anlat bana .Kırılmış aynalardan geçen rüyalar .Göğe başımı kaldırıp gördüklerimden anlat içinde çiçekler olan .Sekizler bölündük ,altı köşelere döndük sallandıkça çoğaldık ,izlendik çiçeklere dönüştük ,bir rüyaya benzedik . Çiçekli masallar anlat ..Karanlığın çiçeklerini görebildiğimiz ...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Kamondo Merdiveni

İstanbul'un sarılmış iki sevgili anımsatan en güzel köşesi .19 yy 'da Kamondo ailesi tarafından çocuklarının okula gitmeleri için yaptırılmış ve 1.Galata'ya ailenin hediyesi olarak kalmış merdivendir .

KELEBEK KOLLEKSİYONU


Uyku tutmayınca sanki, bir duvar ustasının sabır dolu yaşamından ,bir koridorun taşlarını örmeye bakıyormuşum gibi geliyor.O koridorun duvarları ;minik ,dalgın, küçük hayallerini sanki maket kutularına özene bözene yerleştirircesine taşıyormuş gibi sakindir .En itinalı mutlu fırsatları düşünmeye çalışıyordum .Aklımda av köpekleriyle koşulan kralların avı ya da narin cam fanuslarla yakalanıp kanatlarında zaman taşıdığını düşündüğüm ipek kanatlı kelebeklerin nü tabloları gibi onların soyağacından bir dizi tablo.Belki suç bendeydi bir başkasına göre mutlu fırsatlar pek geçmiyordu elime.İçimi iyiden iyiye yaşlı hissetmeye başlamıştım ki ,bu koridordaki duvar resimleri ,kelebeklerin soyağacı ,dev posterler ve allı pullu kanaviçe örtüme bir yer bulma fikri içimde kıpırdıyordu. Bahçeye varana dek örülecek koridor duvarımda , hatıraların tanıkları rengarenk kanatlarıyla çevçeveden bir başka zamanda kanat çırpan anın bekçileri onlar . Dilllerini okumak ya da aynı dili konuşmak .. Geriye bıraktıkları hatıraları özenle ,sabırla dizmek şimdi koridorun duvarına ...Bir satır ,dargınlık, gülüş , küsüş , yağmur tanesi ve fırtına parçası onlar ... En gizli sırların sahibi ; o yüzden saklamaya gerek yok bişey fısıldamazlar ...Kendileri sessizlik oldular....

8 Mayıs 2010 Cumartesi

ELMA

Kulağa çalınan rivayetdendir ki;Alice bir gün harikalar diyarında dolaşırken bir elmacı dükkanının önünden geçer.Canı öylesine elma istemiştir ki ,oradan hayli uzaklaşmış olmasına rağmen geri döner ve elmacı beyfendiye arzuladığı şeyi bir çırpı da söyleyiverir.-Elma istiyorum!Fakat elmacı beyfendi pek ilgilenmez bir tavırla :-Ah bayan der,dün vardı ,bugün yok ama yarın mutlaka olur.Ve tüm titizliğiyle tezgahını parlatmaya koyulur.Alice ,ertesi günü iple çekmeye daha şimdiden başlamıştır.Nihayet ertesi gün olmuştur ve Alice Elmacı beyfendinin dükkanına elma almaya koşar.Pervasızca:-Elma istiyorum !der.Fakat Elmacı beyfendi yine aynı tavırla-Ah bayan der,dün vardı,bugün yok ,yarın mutlaka olur.Ve tüm titizliğiyle tezgahını parlatmaya koyulur.İşte o an Alice 'in itirazcı sesi yükselir:-İyi ama der,siz bana dün de aynı şeyi söylediniz .'Ah bayan ,dün vardı,bugün yok ,yarın mutlaka olur' dediniz.Ve bugün aslında sizin söylediğiniz yarın .Fakat elmacı beyfendi umursamaz bir tavırla:-Ah bayan ,der,Harikalar diyarında yaşadığınızı unutmayınız !Bu masalsı alemde elma dün vardır bugün yoktur yarın mutlaka olacaktır.-Öyle mi ?der Alice öyleyse yarın mutlaka geleceğim...Bu rivayette bahse konu olan Alice 'in ısrarcılığını anlamak mümkün değildir günümüz insanı için .Öykünün cazibesi de burdan kaynaklanır .Çünkü Alice alegorik bir dil kullanarak o manav erbabına ilan-ı aşk etmiş fakat anlaşılmak gibi bir sorunsalla karşılaşmıştır .Belki de bunun nedeni elmacı beyfendinin harikalar diyarına ziyadece inanıyor oluşudur .Yine aynı sebebten olsa gerektir ,aşkı efsane olrak gören ya da yalnız efsaneleşmiş aşkları aşk olarak gören kimileri ,bir yerlerde aşk meyvesını soyarken parmağını doğrayan bir Zuleyha'nın meyvelerinden tadamamıştır....

2 Mayıs 2010 Pazar

SALINCAK

Zaman , o endamlı salıncak
Bir çocuğu salladığı kadar
Hayatı da sallayacak

Boşluk sen misin kanayan derinde
Karanlığın damladığı yerde
El değmemiş bakir bir ülke
Bir çocuğun ağladığı yerde
Karanlık seni de kucaklayacak

Işık sen gittikçe ileriye
Vardıkların çok geride
Daha doğmamış ufukları gördün gözlerinle .

BUZ ADAM


Aşağıdaki öykü sadece Haruki Murakami′nin en iyi öykülerinden biri değil aynı zamanda son yıllarda yazılmış en iyi öykülerdendir. Tekrar tekrar okunabilecek ve her okunuşunda aynı ürperişi verecek güçte bir öyküdür. Tıpkı elimize aldığımızda bizi ürperten bir buz parçasını bırakıp bir süre sonra tekrar aldığımızda aynı ürperişi duyduğumuz gibi.




Buz Adam

Bir Buz Adamla evlendim. Onunla ilk kez, kayak merkezindeki bir otelde karşılaştım, zaten Buz Adamla karşılaşmak için en uygun yer bir kayak merkezi olsa gerek.Otelin lobisi kendi hallerinde eğlenen genç insanlarla doluydu ama Buz Adam, şöminenin en uzak köşesinde tek başına oturmuş sessizce kitap okuyordu. Öğlene doğru olmasına rağmen kış sabahının soğuk güneş ışığı kıpırdaşıyordu hala.

“Bak, şuradaki bir Buz Adam” diye fısıldadı arkadaşım.

O ana dek Buz Adamın ne olduğuna dair bir fikrim bile yoktu. Arkadaşımın da yoktu gerçi.
Buzdan yapılmış olmalı ki, o yüzden Buz Adam diyorlar diye devam etti ciddi bir ifadeyle arkadaşım; sanki bir hayaletten ya da bulaşıcı hastalıktan bahsediyor gibiydi.

Buz Adam uzun boylu idi, genç görüntüsüne rağmen, diken gibi duran kalın saçlarına serpili aklar erimemiş kar tanecikleri görüntüsündeydi. Elmacık kemikleri buz tutmuş taşlar gibi oldukça belirgin, parmakları hiç erimeyen donla kaplı gibiydi. Yine de Buz Adam sıradan bir insanı andırıyordu. Yakışıklı denemezdi ama çekici bir tip olabilirdi nasıl gördüğünüze bağlı olarak. Her şeye rağmen bildiğim tek şey ondaki bir şeyin beni kalbimden bağladığı idi; her şeyden çok gözlerindeki bir şeyin. Bakışları tıpkı kış sabahları buz sarkıtları arasından geçen ışık gibi sessiz ve saydamdı. Yapay bir bedenin tek yaşam pırıltısı bu bakışlardı.

Orada, uzak bir köşeden, durup bir süre izledim Buz Adamı. Kafasını kaldırıp bakmadı. Öylece, kıpırdamadan oturup, sanki etrafında kimse yokmuş gibi kitabını okumaya devam etti.

Ertesi sabah aynı yerde ve yine önceki gibi kitap okuyordu. Öğle yemeği için restorana gittiğimde, akşam arkadaşlarla kayaktan döndüğümde, o, hala orada, bakışları aynı kitabın sayfaları üzerindeydi. Ertesi günde değişen bir şey yoktu. Güneş batıp gecenin geç saatleri geldiğinde pencereden seyredilen sessiz bir kış manzarası gibi hala oturuyordu koltuğunda.

Dördüncü günün öğle sonrası, kayağa gitmemek için birkaç bahane uydurdum. Otelde tek başımaydım, lobide dolaştım biraz, hayalet kasaba gibi bomboştu. İçerdeki hava sıcak ve nemliydi, insanların ayakkabıları ile getirdiği kar şöminenin önünde eriyip içeriyi tuhaf bir kar kokusu ile kaplıyordu. Dışarıyı seyrettim, bir iki gazeteyi karıştırdım ve tüm cesaretimi toplayıp Buz Adama doğru yürüdüm ve onunla konuştum.

Eğer konuşmak için iyi bir nedenim yoksa yabancı birisiyle konuşurken utanırım, zaten çoğu zamanda tanımadığım insanlarla konuşmam. Ama neden bilmiyorum, buzadamla konuşmak zorunluluğu içinde hissettim kendimi. Oteldeki son gecemdi ve içimden bir ses bu şansımı da kullanmazsam bir daha onunla hiç karşılaşamayacağımı söylüyordu.


“Kayak kaymıyor musunuz?” diye olabildiğince sıradan bir şekilde sordum.

Yavaşça başını, sanki uzakta bir gürültü duymuş gibi, benden yana çevirdi ve o bakışlarla bana baktı. Hafifçe başını salladı. “Ben kayak kaymam.” dedi. “ Burada böyle oturur, kitap okuyup karı seyrederim.” Sözcükleri tıpkı çizgi romanlardaki konuşma balonları gibi havada beyaz bulutlar gibi duruyordu. Havada asılı duran bu sözcükleri don tutmuş parmağı ile dağıtana kadar inanın görebiliyordum.

Nasıl karşılık vereceğimi bilmiyordum. Yüzüm kızarmış bir şekilde öylece durdum. Gözlerime baktı ve hafifçe gülümsedi.
“Oturmak ister misin?” dedi. “Beni merak ediyorsun , değil mi? Buz Adam nasıl bir şey bilmek istiyorsun.” Sonra da güldü. “Rahat ol, endişelenecek gerek yok. Sırf benimle konuştuğun için üşütmezsin.”
Lobinin köşesindeki divanda yan yana oturup camdan dışarıdaki dans ederek düşen kar taneciklerini seyrettik. Ben sıcak bir çukulata ısmarlayıp içtim; buz adam ise hiçbir bir şey istemedi. Sohbet etmekte benden bile iyi olduğu söylenemezdi. Sadece bu değil, konuşacak ortak bir konu bile bulamadık aslında. Başta biraz havalar hakkında konuştuk. Sonra da otel hakkında. “Burada tek başınıza mısınız?” diye sordum.

“Evet” dedi. Benim kayağı sevip sevmediğimi sordu. “Pek değil” dedim. “Sırf arkadaşlarımın ısrarı üzerine geldim. Aslında çok nadir kayarım.”

Bilmek istediğim çok şey vardı. Bedeni gerçekten buzdan mı oluşuyordu? Ne yerdi? Yazın nerede yaşardı? Ailesi var mıydı? Buna benzer şeyler. Ama, Buz Adam kendinden hiç bahsetmiyordu, ben de böyle kişisel soruları sormaya çekindim.

Tersine, Buz Adam benden bahsetti. Biliyorum, inanması zor ama, bir şekilde hakkımda her şeyi biliyordu. Ailemdeki kişileri, yaşımı, hoşladığım ve hoşlanmadığım şeyleri, sağlık durumumu, okuduğum okulu, görüştüğüm arkadaşlarımı hep biliyordu. Hatta uzun zaman önce başıma gelen ve çoktan unutmuş olduğum şeyleri bile bildi.

“İnanılır gibi değil” dedim çarpılmış halde. Yabancı birinin önünde çırılçıplak hissettim kendimi. “ Nasıl olur da hakkımda bu kadar şey bilebiliyorsunuz? İnsanların aklını mı okuyabiliyorsunuz?”

“Hayır, insanların aklını okuyamam, ya da buna benzer şeyleri bilemem. Sadece biliyorum.” dedi usulca. “ Sadece biliyorum Sanki buzun derinlerine bakıyormuşum gibi sana baktığımda da seninle ilgili şeyler net bir şekilde görünürleşiyor.”

“Geleceğimi görebiliyor musun?” diye sordum.

Yine usulca “Geleceği göremem.” dedi. “Gelecekle hiç ilgim de yoktur. Daha açık olmak gerekirse, gelecek diye bir kavram yoktur bende. Bu yüzden buzun geleceği olmaz. Sahip olduğu tek şey içine sakladığı geçmiştir. Buz sahip olduğu şeyleri sanki hala yaşıyorlarmış gibi çok temiz, canlı ve net bir şekilde muhafaza etme gücüne sahiptir. Buzun özü budur.” dedi.

“Ne güzel” dedim gülümseyerek. “Bunu duymak beni rahatlattı. Çünkü doğrusunu isterseniz geleceğimin nasıl olduğunu bilmeyi hiç istemem.”

Kente döndükten sonra da birkaç kez karşılaştık. Derken çıkmaya başladık. Gerçi ne sinemaya gidiyorduk ne de bir kafeye. Yemeğe bile çıkmadık. Buz Adam sözü edilmeyecek kadar az yemek yerdi. Bütün bunların yerine parkta bir banka oturur Buz Adamın kendisi dışında her şeyden konuşurduk.
“Bunun nedeni ne?” diye sormuştum bir seferinde “Niye hiç kendinden bahsetmiyorsun? Hakkında daha çok şey bilmek istiyorum. Nerede doğdun? Ailen nasıl kişiler? Nasıl oldu da bir Buz Adam oldun?”
Yüzüme bir zaman baktı ve ardından başını salladı. “ Bilmiyorum.” dedi usulca, beyaz sözcükleri havaya üfleyerek. “Başka her şeyin geçmişini biliyorum oysa. Ama benim bir geçmişim yok. Ne nerede doğduğumu, ne de ailemin nasıl kişiler olduğunu bilmiyorum.Bir ailem var mı onu bile bilmiyorum. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Bir yaşım var mı, onu da bilmiyorum.”
Buz Adam karanlıkta bir aysberg kadar yalnızdı.
İşte bu Buz Adama sırılsıklam aşık olmuştum. Beni, sanki hiç geleceğim yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordu. Ben de karşılık olarak onu, hiç geçmişi yokmuş gibi şimdiki zaman içinde seviyordum. Derken evlilik hakkında konuşmaya başladık.
Daha yirmime yeni girmiştim ve Buz Adam gerçekten sevdiğim ilk kişiydi. O zamanlar bir Buz Adamı sevmek ne demek hayal bile edemiyordum. Aslında normal bir kişiye aşık olsaydım bile sanırım yine de aşk hakkında daha net bir fikrim olmazdı.
Annem ve ablam kesin bir şekilde bu evliliğe karşı çıktılar. “Evlenmek için daha çok gençsin” dediler. “Bunun yanında, hakkında tek bir şey bilmiyorsun. Nerede, ne zaman doğduğunu bile bilmiyorsun. Böyle biriyle evleneceğini akrabalarımıza nasıl anlatırız? Dahası, söz konusu kişi bir Buz Adam, ya ansızın erir giderse ne yapacaksın? Evlilik demek gerçek bir bağlılık demektir, bunu anlamıyorsun.”
Endişeleri gereksizdi aslında. Bir kere, Buz Adam gerçekte buzdan yapılmamıştı. Ne kadar sıcak olursa olsun erimesi diye bir şey söz konusu değil. Buz Adam denmesinin nedeni, bedenin buz kadar soğuk olması, ama buzdan yapılmış değil ki. Ve bu soğukluk, insanların sıcaklığını alan türden soğukluk da değil.
Sonunda evlendik. Kimse evliliğimizi kutsamadı, arkadaşlarımız, akrabalarımız sevinmedi. Tören yapmadık, karısı olarak adımı onun nüfus kütüğüne kayıt ettirmeye sıra geldiğinde kaydının olmadığını gördük. Biz de, ikimiz, kendi kendimizi evli kıldık. Küçük bir pasta alıp yedik. Sade düğün törenimiz buydu.
Küçük bir daire kiraladık, Buz Adam et deposunda çalışıp geçimimizi sağlamaya başladı. Ne kadar soğuk olursa olsun fark etmezdi onun için ve ne kadar çok çalışırsa çalışsın hiç yorulmazdı. İşvereni bundan çok memnundu ve ona diğer işçilerinden daha çok para veriyordu. İkimiz, kimseyi rahatsız etmeden, kimsece rahatsız edilmeden mutlu bir şekilde yaşayıp gidiyorduk.
Buz Adam benimle seviştiği zaman gözümün önüne bir yerlerde yalnızlık içinde varolduğundan emin olduğum bir buz parçası geliyordu. Buz Adamın bu buz parçasının nerede olduğunu bildiğini sanıyordum. Taş sertliğinde donmuştu, o kadar sert ki daha sert bir şey düşünemiyordum. Dünyadaki en büyük buz parçasıydı.Uzaklarda bir yerdeydi; ve Buz Adam bu buz parçasının hatıralarını bana ve dünyaya ulaştırıyordu. İlk seviştiğimizde aklım karıştı. Ama daha sonra alıştım buna. Hatta onunla sevişmekten hoşlanmaya başladım. Geceleri, sessizce içinde dünyanın yüz milyonlarca yıllının geçmişini barındıran o büyük buz parçasını bölüştük.
Evliliğimizin sözü edilebilecek hiçbir sorunu yoktu. Birbirimizi tutkuyla sevdik ve aramıza hiçbir şey girmedi. Bir çocuğumuz olsun istiyorduk ama pek de mümkün görünmüyordu. İnsan geni ile Buz Adam geni kolayca uyuşmadı. Biraz da çocuğumuz olmadığı için bolca boş zamanın vardı. Sabahtan tüm ev işlerini bitiriyor, geriye gün boyunca yapacak bir şey kalmıyordu. Konuşacak, dışarıya çıkacak bir arkadaşım yoktu, komşularımla da hiç ilişkim olmadı. Annem ve ablam Buz Adamla evlendiğim için hala bana kızgındılar, beni görmek adına hiçbir adım atmadılar. Aylar geçmesine rağmen, etrafımızdaki insanlar zaman zaman onunla konuşmaya başlamış olsalarda, kalplerinin derinlerinde ne onu ne de onunla evlenmiş beni hala kabullenemiyorlardı. Onlardan farklıydık ve üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin aramızda bir ilişki kurulamıyordu.
Buz Adam işteyken, evde tek başıma oturuyor, kitap okuyor, müzik dinliyordum. Evde oturmayı yine de tercih ediyordum, yalnız kalmaya aldırmıyordum.Ama gençtim ve hergün aynı şeyleri yapmak giderek beni rahatsız etmeye başladı. Rahatsız eden can sıkıntısı değil, tekrarlayışlardı.
Bu yüzden bir gün Buz Adama “ Bir yerlere bir geziye çıkmaya ne dersin, değişiklik olur hem?” diye sordum.
“Geziye mi?” dedi. Gözlerini kısıp bana baktı. “ Niye çıkacakmışız ki? Burada benimle olmaktan mutlu değil misin?” dedi.
“Ondan değil” dedim. “Mutluyum.Ama canım sıkılıyor. Uzak bir yerlere gitmek ve daha önce görmediğim şeyler görmek istiyorm. Bir hava değişiliği yaşamak istiyorum.Anlıyor musun? Ayrıca, balayına bile çıkmadık. Biraz birikmiş paramız var, zaten yıllık iznin de yaklaşıyor. Biraz uzaklaşıp, kafamızı dinlemenin tam zamanı değil mi sence?”
Soğuk bir iç geçirdi Buz Adam, havada kristalleşip, tınladı içgeçirişi. Uzun parmaklarını dizlerinin üstünde sıktı. “Pekala, madem bu kadar çok istiyorsun, hiç itirazım yok. Eğer seni mutlu edecekse istediğin yere gitmeye varım. Peki nereye gitmek istediğini biliyor musun?”
“Güney Kutbu’nu görmeye ne dersin?” dedim. Güney Kutbu’nu söyledim çünkü buzadamın soğuk bir yerlere gitmek hoşuna gider diye düşünüyordum. Dürüst olmak gerekirse, ben de hep oraya seyahat etmek istemişimdir. Yakalı bir kürk giymek, penguen sürülerini ve kutbun havasını görmek istemişimdir hep.
Bunu duyduktan sonra, kocam gözünü bile kıpırdatmadan gözlerimin içine öyle bir baktı ki, sanki buz sarkıtları gözlerimden başımın arkasına kadar delip geçiyormuş gibi hissettim.Bir zaman sessiz kaldı ve sonunda ışıldayan bir sesle: “Pekala, eğer isteğin buysa, tamam, Güney Kutbu’na gidelim. Gerçekten istediğinin bu olduğuna eminsin, değil mi?” dedi.
Hemen yanıt veremedim. Buz Adam’ın bakışları beni uyuşturacak denli beynimin içindeydi. Sonunda başımı sallayabildim.
Zaman geçtikçe nedense, Güney Kutbun’a gitmek fikrini açtığımdan dolayı yavaş yavaş pişman olmaya başladım. Niye, bilmiyorum, bana öyle geliyordu ki, ‘Güney Kutbu’ der demez kocamın içinde bir şeyler değişmişti. Gözleri sertleşti, soluğu iyice beyazlaştı ve parmakları daha bir buzlandı. Artık benimle fazla konuşmuyordu ve yemek yemeyi tamamen bıraktı. Tüm bunlar beni korkutuyordu.
Yola çıkmaya beş gün kala cesaretimi topladım ve “ Güney Kutbu gezisini unutalım” dedim. “Şimdi düşünüyorum da, orası sağlığımızı bozacak kadar soğuk olacak. Onun yerine şöyle sıradan bir yere gitmemiz daha mantıklı. Avrupa’ya ne dersin? İspanya’ya gidip gerçek bir tatil yapalım. Şarap içer, paella yer, boğa güreşlerini seyredebiliriz, ya da bunun gibi şeyler.”
Ama kocam anlattıklarımı dinlemiyordu. Birkaç dakika boşluğa baktı öylece. Ardından da, “ Hayır, hele İspanya’ya tamamen hayır. İspanya benim için çok sıcak. Çok tozlu, yemekleri de fazla baharatlı. Ayrıca, ben Güney Kutbu için biletleri aldım bile. Senin için kürk ve yünlü botlar da aldık. Bütün bunlar boşa gidemez. Bu kadar hazırlıktan sonra gitmemezlik edemeyiz.” dedi.
Gerçek şu ki; korkmuştum. Sezgilerim bana eğer Güney Kutbu’na gidersek bir daha düzeltemeyeceğimiz bir şeyler olacağını söylüyordu. O korkunç düşü defalarca görüyordum. Hep aynı düştü: Yürüyüşe çıkıyor ve buzda açılmış büyük bir çukura düşüyordum. Kimse bulamıyordu beni ve donmaya başlıyordum. Buzun içinde kısılı kalmış öylece gökyüzüne bakıyordum. Bilincim yerindeydi ama hareket edemiyordum, parmağım bile oynamıyordu. Yavaş yavaş bir geçmiş olmaya başladığımı fark ediyordum. İnsanlar bana, yani dönüşmüş olduğum şey her neyse, baktıkça geçmişe bakıyorlardı. Ben onlardan geriye doğru uzaklaşan bir görüntüydüm.
Bu düşten uyandığımda Buz Adamı yanımda uyurken buluyordum . Nefes almadan uyurdu hep, ölü bir adam gibi.
Ama Buz Adamı seviyordum. Ağlamaya başladım, gözyaşlarım yanaklarına akıp onu uyandırdı. Beni kollarına aldığında sadece “Kötü bir düş gördüm” dedim.
“Sadece kötü bir düştü.” dedi. “Düşler geçmişten gelir, gelecekten değil. Düşler seni değil, sen düşleri kuşatırsın. Anlıyor musun?” dedi.
“Evet” dedim ama yine de ikna olmamıştım .
Geziyi iptal ettirecek iyi bir bahane bulamadım ve sonunda ben ve kocam Güney Kutbu uçağına bindik. Hosteslerin ağzını bıçak açmıyordu. Pencereden dışarıyı seyretmek istedim ama bulutlar o kadar yoğundu ki, hiçbir şey göremiyordum. Bir zaman sonra, pencerem bir buz tabakası ile kaplanmıştı. Kocam sessizce kitabını okuyordu. Tatile gidiyor olmanın heyecanını duymuyordum. Bir süreçten geçiyor ve çoktan kararlaştırılmış şeyleri yapıyordum.
Uçağın merdivenlerinden inip Güney Kutbu’na adım attığımızda kocamın bedeninin sendelediğini hissettim. Göz açıp kapayıncaya dek sürmüştü bu sendeleme, yarım saniye kadar, yüz ifadesinde bir değişiklik olmamıştı, ama ben bu olayı görebilmiştim.Buz Adamın içinde bir yerlerde gizli, şiddetlice bir şeyler sarsılmıştı. Durdu ve gökyüzüne baktı, ardından da ellerine.Derin bir soluk aldı. Sonra bana baktı ve anlamlı bir şekilde güldü. “Gelip gezmek istediğin yer burası mıydı?” dedi.
“Evet” dedim. “Burası.”
Güney Kutbu umduğumdan öte yalnız bir yerdi. Hemen hemen yaşayan kimse yoktu. Küçük, özelliği olmayan bir kasaba, kasabanın da yine tabiî ki herhangi bir özelliği olmayan küçük bir oteli vardı. Güney Kutbu turist güzargahı değildi. Bir tane bile penguen yoktu. Güney Kutbun o ünlü ışıklarını göremiyordum. Ne ağaçlar vardı, ne çiçekler, ne de bir nehir veya su birikintisi. Gittiğim heryerde buz vardı sadece. Gözümün örebildiği heryer uzadıkça uzayan bomboş bir buz tabakası idi.
Kocam ise oradan oraya sanki hiç yeterli değilmiş gibi heyecanla yürüdü durdu. Yerel dili çok çabuk öğrendi ve kasaba halkıyla hep sert bir çığ gürültüsü sesiyle konuşuyordu. Onlarla ciddi bir yüz ifadesiyle saatlerce ne hakkında olduğunu bilmediğim şeyler konuştu. Kocamın beni yüzüstü bıraktığını, kendi başımın çaresine kendim bakmam gerektiğini hissediyordum.
Orada, o kalın buzla çevrili dilsiz dünyada sonunda tüm gücümü kaybettim. Azar azar, kaybettikçe kaybettim. Sonunda, kızgın olacak gücü bile artık bulamadım kendimde. Sanki duygularımın pusulasını bir yerlerde kaybetmiştim.İçine düştüğüm yolu, zamanın akışını ve var olduğum hissini tamamen kaybetmiştim. Bunun ne zaman başladığını ne zaman bittiğini bilmiyorum fakat bilincim tekrar yerine geldiğinde sonsuz bir kışın tüm renkleri sildiği bir buz dünyasında yalnızlık içinde tek başına kapatılmıştım.
Duyumlarımın çoğunu yitirmeme rağmen bu kadarını hala biliyordum. Güney Kutbundaki kocam eski Buz Adam değildi.Beni her zamanki gibi kolluyor ve benimle kibarca konuşuyordu. Diyebilirim ki, bana söylediği her şeyi gerçekten kastederek söylüyordu. Ama şunu da biliyorum ki; o, kayak merkezinde otelde karşılaştığım Buz Adam değildi artık.
Bunu herhangi birine anlatabilmem olanaksız görünüyordu. Güney Kutbundaki herkes ondan hoşlanıyordu ama benim söylediğim tek bir sözcüğü bile anlamıyorlardı. Beyaz soluklarını üflüyorlar, şakalaşıyolar, tartışıyorlar, kendi dillerinde şarkılar söylüyorlar, bense odamızda tek başıma oturup, aylar öncesinden açmayacakmış gibi görünen kapalı gökyüzüne bakıyordum. Bizi getiren uçak gideli çok olmuştu ve kısa bir süre sonra pist kalın bir buz tabakası ile kaplanmıştı, tıpkı kalbim gibi.
“Kış geldi” dedi kocam. “Uzun bir kış olacak ve artık ne bir uçak gelir ne de bir gemi. Her şey dondu. Görünen o ki, gelecek bahara kadar burada kalmak zorunda kalacağız.”
Güney Kutbu’na gelişimizden yaklaşık üç ay sonra hamile olduğumu fark ettim.Doğuracağım çocuğun küçük bir Buz Adam olacağını biliyordum. Rahmim donmuştu, amniyotik sıvım kar suyu gibiydi. İçimdeki soğukluğunu hissedebiliyordum. Çocuğumun buz parçası gözleri ve buz kaplı parmakları olacaktı, tıpkı babası gibi. Ve ailemiz bir daha Güney Kutbu dışında bir yere asla ayak basmayacaktı. Sonsuz geçmiş, tüm akıl sır erdirişlerin ötesinde bizi kendine hapsetmişti. Bundan asla kurtulamayacaktık.
Artık içimde kalp diye bir şey nerdeyse kalmadı. Sıcaklığım çok uzaklara gitti. Bazen bir zamanlar böyle bir sıcaklığın olduğunu bile unutuyorum. Bu yerde dünyadaki herkesten daha yalnızım. Ağladığım zamanlar Buz Adam yanaklarımı öpüyor ve gözyaşlarım buza dönüşüyor. O buza dönen bu gözyaşlarını alıyor ve diline koyuyor. “Bak, seni ne kadar çok seviyorum” diyor. Gerçeği söylüyor. Fakat olmayan bir yerden içeri dolan bir rüzgar onun beyaz sözlerini geriye, geçmişin içine süpürüyor.

Çeviren: Behlül Dündar

kaynak :www.kitaponerisi.com

17 Nisan 2010 Cumartesi

GO




Mutlak bir ölümü veya yaşamı seçmek binyıllardır hep aynı terazide tartılır .




Oynak ibreler ,celladın ve kendinin yanbakışları hep oyun dışıdır .Gökyüzüne bakıp hayat okuma alışkanlığı sanki, Sümer kalıntılarından çıkartılmış parşömen yıldız haritaları gibi bunu sürdürmek istiyor.Arzın oyununda fiiler yer değiştirir sürekli ,sen ötekisindir aradığın fiilin öznesi misali .Yeryüzünün o tuzak sorusu ''gerçek ne olmalı '' yine sorulacağı duraklara vardı.Kendiliğindeyken kimse alınmasın sendekine aniden bir gerçeğe çarpabilirsin çünkü .


Işıkçı,dilekçi,aynacı arasında billurlaşmış bir oyun içinde eskiler .Ancak hayat oyunu emer ,içer ,sindirim sisteminde öğütür .


Escher labirentinde oyunun içinde arayıp bulmaktır herşey, yönden azade olarak .Kimileri ışıkta görse de kimileri karanlıkta görür oyunu .Oyunu bozmanın o tek kuralı ;düşler yok ,istek yok umut yok demek .Kurosowa 'nın düş bahçelerindeki kiraz ağaçları da yok demek .




Tarih kadar eski bu oyunun tek gerçeği ;yok dersen yok olan, var dersen var olan bir şey oluşudur .Tek gücü budur . Taşları yoktur ...

ADAM

Sürgün dünyanın, bir fikir satıcısının ellerinde ,iki büklüm olmuş ,paketlenmiş insan seslerinden gelen bir numaranın ucunda öldüm adam .
Oradaki ısırıcı ses kulağıma ulaşmıyor ,karşımdaki sesleriyle ulaştığını savunuyor .Görülüyor ki rüya rüyayı tutmuyor .
Mermer bir zemin üstünde dağılan kum zerrecikleri gibi ,görkemli kusurlu bir dağılış,alınan tez haberler merakımı içten içe ölüm duygusunu tatmak için kabartıyor her seferinde.Çilenin bir yün yumağına dönüşmesi olarak olağanlaşmış hayatlarda ,parça parçayı tutmuyor.Kendisiyle kendisini ayırmış adam ,yırtılan bir kağıdın ucundan iki hece olarak düşüyor masama .Hazar Denizinin küçük krallığında küçük bir prens o, hep çift atan bir düşeş gibi taşının kaderi .Barbar alanların yığıntılarını aramıza sürüp, düz alanda savaş yaratan doğunun ve batının şeytanı .Seferlerinin 647. kez yalanlanması akşam haberlerinde.Hoşgörümü ve istencimi yerine getirmek çabası ile iki karşıt düşüncenin savaştıkları noktada, yine birbirleriyle karşılaşacağını unutan adam .
İnsanlar garip inanışla ilahi gizem bilgilerine ait olduğuma inanıyor .Uzun zamandır uykusuzluk diyorum ben uyanıklıktan da kötü .Düş ikliminin fırtınalarına açık yassı yamaçları olan Arap dağları gibi, geceyi geleceğe bağlayacak olan çıplak bir gündoğumuna, yağmurlarla giren hiç giyinmeden yatağa uzanan adam ,
dalgaları kıyılarını döven adam .
BOŞLUĞA KAHKAHALARLA GÜLDÜ
sen boşluksan ben de içinim .

4 Ağustos 2009 Salı

İPİN UCU

Ata binmek gibidir hayat biraz ya da uçurtma uçurtmak gibi.Uçurtmanda uçmaya saygıyı öğrenirsin ve rüzgarı hissetmeyi.Ata binmek de aynı ..Atın seni, sen onu hissettin mi bir kez alabildiğine çoşku ... Bir haz meyvesi doğar kalbinizde .Sen ona ,o sana saygı duymayı öğrenirsiniz varlığın o ince çizgisinde .İkisinde de ,denge vardır en çok .Rüzgarı arkaya alarak bilgilerinizde ve hislerinizdedir ipin ucu.
Ahhh o dengede hayat ,dengede hayat.....

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Aşk Nedir ?

Aşk nedir diye soran olursa;

AŞK BİR ÇİZGİ OLABİLMEKTİR :KARANLIĞINDA KAYBOLUP YILDIZLARINDAN YOLUNU BULMAK ,KORKMADAN ,KARARLILIKLA YÜRÜMEKTİR. DAĞLARINA ÇIKARAK ONLARI EZMEK, ÇUKURLARINA DÜŞEREK ONLARI YÜKSELTMEKTİR.EVRENİN BİR GÖZE VURMASINA BAKARAK VAROLMAKTIR .

derim.

14 Temmuz 2009 Salı

12 Temmuz 2009 Pazar

ÇİZGİ


yaşamak istiyorum belli ki,
kırmızı elbisemi giymişim
yol önümde açık ...
ince bir çizgiyi kendime yol seçmişim....
rüya mı bu, hayat mı yaşadığım.?
tartsam kaç dakikamı alır
hem tanrıyı hem şeytanı görmüşüm
söylesem kim inanır ...
bir yol var....
bir yol var ;hem uzak, hem çok yakın....
içimde yürümüşüm....
ben o çizgide doğmuşum ,o çizgide ölmüşüm....
bir nokta bilmişim kendimi
bir çizgiyi taşımışım dengede tek başıma
tutulmamış bir çizginin ucunu
yollamışım çok uzaklara
ben o çizgide doğmuşum ,o çizgide ölmüşüm ....

11 Temmuz 2009 Cumartesi

GÖNÜL UÇURUP ÖNÜNDEKİ UFKA


Hüzünle umut arası,
yaşamla ölüm,
okuyordum kalbini perdesiz,sessiz....
dinliyordum kimsesiz....
yok olsan,kaybolsan,inkarcı olsan bile,
kaçamadın içimdeki çocuk gözlerimden...

çocuk yalansızdır ,gerçektir ve basit
ulaşamayacağın yerlere ulaşmıştır
ve bir tren kaçmıştır maziden
son bir çağrıydı ....
boşlukta bir çocuktu oturan bekleyecekti
gelmeyecek bir treni...


bürünüp bürünüp gelsen de bilirim ,gelmesen de,
kara kalpli çocuk,
şimdi git vakit varken
kaçamayacağın yerlerde ara
çocuk düşlerimizi ....

senle ben devrile devrile....
yumak gibi bir sevdaya sarılırdık...
sen beni ahlakdışı severdin ben seni kutsal...

yarım kalsa da ömrümüz bir haritanın yolcuyuz
şimdi git vakit varken
kaçamayacağın yerlerde ara
çocuk düşlerimizi......

7 Temmuz 2009 Salı

YENGEÇVARİ

Deniz öyle yakın ki korkunç kalabalığıyla
Dost yakamozları bile unutup
Koşuyorum yengeçler gibi kendime doğru
Kumun üstünde yazılarla ayak izlerim

Belki de ben ömrümde ilk defa bu gece şairim
Ne köy ne kent olurmuş yalnızlıktan öğrendim
Şimdi çiy kuşu * ötse de biliyorum gayri
Poyrazın ergeç kumları dümdüz edeceğini

Can Yücel

Can Yücel in en sevdiğim şiiri her okuduğunda farklı bir anlam bulduğun .....

BENİM YALNIZ ÜLKEM


Yaklaşık otuz yaşlarında eskiden çok eskiden kalma bir an çarptı ve ne olduğunu anlayamadığım uzun süre....İçimden bişey benden bağımsız konuşuyor sonra o içimden konuşan kendimle uzlaşmayı öğreniyordum.Sanki kendi kendimin öğrencisi gibi...Kalbim bana öğretiyor beynim ise uzun bir dirençten sonra ona teslim olmayı öğreniyordu . Bu süreç oldukça uzun sürdü... Kalbim ve beynim yer değiştiriyordu adeta....Ve o gün başlayan bir zaman bende durdu yani bedenim yaşlanmıyor hatta gençleşiyordu ... Farklı bir tazelik ve ışık bana kayıp bir zamanı hediye ediyordu...Zaman o öte kavram... Yaşam enerjisinin içinde an be an vareden sürekli bir akış...Anlıyordum ki ;zaman yaşamamayı affetmiyor yaşanmamış tüm o anları sana bir şekilde hediye ediyordu .. O sonsuz vericiydi ama bir yandan da tüm bunları verirken seni hiçe yürütüyordu ve kendini öğretiyordu kusursuzca....Bir insan nelere dayanıyor ve bir kalp ne kadar acıyı yükleniyor ,hüznünün ve umudun görkemini duyumsayarak öğretmek ne muthiş bir deneyim sözlerle anlatılamayacak kadar belki de....Hiçe yürümek hiç kolay olmadı. İçimde bir göçe çıkmıştım... Bu arada dışarda oluşan anlamlı ,anlamsız bazen saçma şeyler bir yerden sonra önemini yitiriyordu.Yalnızlığım ....İçinde nefes aldığım o sonsuz ülkem.....Beni koruyor ,kuşatıyor ...Uçsuz bucaksız rengarenk yalnızlığım ,o yıllardaki en yakın arkadaşım benim.Yaşadığım tüm o saçmalıkların en sonunda kaçışsız bir şekilde kendine döneceği şüphesiz ....İçimde yaşayan o mutlu yalnız ülkem olmasa belki başa çıkamazdım ...Herşeyin son durağı ,sonsuzluk kapısı kalbim . O bir dönüştürücü bunu çok iyi öğrendim geçen yıllar içinde..Bu dünyayı görmeye başladı mı sınırsız diyarlara açılır ve sezginin olağanüstü dünyasına geçer .... Gördüğüm şey her boyutuyla varolur içimde .....Kaçışsız ve kusursuz....Kalbimin bir karşılığını bulmak ,görmek ,tanımak ,onu keşfetmek ,ona karışmak ve onda yok olmak istiyordum ..... Sadece bu his varoluyordu içimde onu düşündüğüm de ....Bir hiç mesafesinde onunla yok olabilmek ....Bütün bunlar olurken onunla aramda tek gerçek beni sürekli reddetmesiydi... Aslında o bir yanını yok sayıyordu tıpkı benim gibi ....Ve esas yolculuğum o noktada başladı red olanın reddinden bir sorunun cevabını arıyordum onda .....Beynime bıraktığı soru işaretinin hesabını ona hiç sormadım ve sormayacağım da....Keşfettiklerim karşısında sonsuza dek susmayı seçmek istiyorum ....Bütün bunlar düşünmeyi bilen bir kalbin bilince çıkardıkları ve aklıyla hissetmeyi öğrenme çabasıyla yeni bir ben kurulması içinde . Ben dediğim de bu ben konuşur ,sustu mu bu ben susar, küstü mü bu ben küser...... Sevdi mi bu ben sever ....Anlatamadı mı bu ben anlatamaz .....Duymadı mı bu ben duyamaz ... Söyleyemedi mi bu ben söyleyemez ..... Gözü kulağı yoktur ki onun . Çok ağladı oysa olsun diye..... Ama öğrenebilir ......Kendini ifade etmesini .Kendi olduğunda yetmediğinde .... Belki de aşk hiçlikte uyanmak ise yaşam da varlıkta uyumak...Ve ben yaşlanmıyorum zaman elimden tutmuş beni çocukluğuma yürütüyor.........İçimden bir ses ise onunla uyu diyor......çocukluğunla ve düşlerinle ...... Kendinden başka kimse yok .....

30 Haziran 2009 Salı

Evrenin Yatışmaz Yapısı


'' Güzel söz ,güzel ağaç gibidir, ki sağlam köklüdür,dal ve yaprakları göktedir.Devamlı ,Allah'ın izniyle meyve vermektedir''
Son okuduğum Evrenin Yatışmaz Yapısı adlı kitap bu sonuç cümlesiyle bitiyor.Kitap Prof Hüseyin Hatemi nin çevirisiyle çözümsüz konulara tuttuğu ışıkla bu güne dek bana en yakın gelen düşünceleri savunuyor .Molla Sadra nın görüşleriyle Evrene baktığımız kapının ne kadarındayız çok iyi anlıyorsunuz okuyunca .....Eşsiz bir eser....

20 Haziran 2009 Cumartesi

UYAN Kİ UYUYAYIM

.... belki diyorum;aynasızlığın uzun yıllar süren yalnızlığı ve bunu bilmek duygusu olmasa boşlukta yankılanır mıydık ;ve boşlukta sesimiz duyulur muydu .... Başka türlü kendimiz olur muyduk ???Çoğul bir yalnızlıkta Öznesiz kalır mıydık ???
Boşluk olmadan yankı olmaz . Karanlık olmadan da ışık....Ve tüm kainatla aynı şarkıyı yakalamak bunlar olmadan mümkün olur muydu ???Sevgilim uykuda; ben hep karanlık, o hep boşluk ve ben çok ama çok uykusuzummmm........

SANA BİR SIR SÖYLEYECEĞİM YAKLAŞ....

19 Haziran 2009 Cuma

DENK/LEM

O beni sonsuzluğuma kavuşturur
ben onun sonsuzluğunu dünyaya....

7 Haziran 2009 Pazar

AYNA

biz ölümü birbirimizde gördük
yaşamın tohumlarını da...

adım kadar sevdim seni
senden duymak onu
konuşmasıydı bir rüyanın....

şeytandın bana ;büyük aşık
ve Tanrıydım aynı anda
Şeytandım bir yandan
Tanrıydın o an sen.....

biz ölümü birbirimizde gördük
yaşamın tohumlarını da....

senin aydınlığın ben de gece...
senin gecen aydınlık ben de....
sevmesem seni adım kadar
verir miydim adımı
gömer miydim karanlığa ,sana olan inancımı...

biz ölümü birbirimizde gördük
yaşamın tohumlarını da....

5 Haziran 2009 Cuma

ADIM GECE

kuzguni siyah yaban gülünden
gülünden
hiç sözü edilmemişten öte
adım gece
masalım bir kış uykusunda
rüya dediğin bir tutam demet siyahi
siyahi...
en korkusuzca okunan bir kitabın
bilinmezliğinde.....

adım gece
gece
bir tavşanın mor gibi davranması
kırmızı hayallerde....
sultanıyım siyahın
gözüne mil çekilmiş
beyazın sevdasında
sevdasında.....

yollarında üç küre
toplanmış üç ölüm
sonrası üç rüyadan ibaret...
saklıyorum aslımı
uzağımdan ...
beyazı ölüm gören ellerinden

devrilir ,çevrilir
döner boşlukta ateşten
gül topları....
düşenin elsizliğine iner adım....

duasıyım yağmurun
ıslanınca sicimlenen
sayıklama uykusunda
sırrı tutmakta değil
yaşamakta adım
kiminin beyazı bende gece
gece....
eğer bir yerde uzak ,
terk bir yerde
seslerden azat..
uykusuzluğa dalarsa başım
gölgemi tutup elinden taşır o zaman
bana nefes gibi gelen o bildik yalnızlığım....

içinden ötesinden geçtim
adım yoktu seslerinde
siyah bir güle gömmüştüm sesimi
hecelerim bölündü karanlıkta...
adım gece
içim ölümlere gebe ......

TOMURCUK


3 Haziran 2009 Çarşamba

SESSİZ

ellerim ıslanmış
gölgem önden yürümüş
aklım bin taneciğe bölünmüş
herbirini susturmuş içim....

RÜYA

Karanlıktan süzdüm kendimi
uyandırdım ışıkta
dalgın bir rüyada ......

DÜŞ/ÜN

pembe gülüydüm hayatın;özen ve incelikle...
sana bir kalemin ucuyla dokunurken
düş/ün ya;
konuşan karanlıksa...
düş/ün ya;
kalbinin sesiysem
varolan halimle...
düş/ün bana yoksun aslında demeden önce...
düş/ün şimdi ne kadar uzağız ya da yakın...

düş /ün ,düş/ün .....

düş/ün düş/ünmek fazlaca abartılmıştır ne de olsa bu insanlık ayininde....


gülpembe

26 Mayıs 2009 Salı

kimsesizdi
senin okyanusun,
bir tek balık yoktu.
balıkçılar
tek bir zerre için
beslerlerdi seni,
sen doymazdın
hiçbir zaman.

kimsesizdi
senin okyanusun,
açlığından yemiştin
tüm balıklarını.
1997 -İZMİR
istersen boşluğa damlayabilirsin
özgürsün
eğer istersen .....

1996-İZMİR
her
ben
sana
uzanan
bir ''çizgi''
oluyor
bazen
sevgilim.
sevgim
dejenere
olup
düşüyor
ayaklara.

İZMİR
sadece ve sadece
hani o eski zamanları
koynuna alıp hergece
çocuk gibi sarılıp sarılıp kaçıp gitmek
belki eski bir şarkı tadındakileri
çok ucuza eskiciden alıp
sattığımız eskiler için ağlamak...

1997 -İZMİR

ADIM GECE


kuzguni siyah bir yaban gülü

hiç sözü edilmemiş

adım gece

bir kış uykusunda masalım

rüya dedigin bir tutam siyah demet


korkusuz okunan bir kitabın içinde

adım gece...

Ya mor gibi davranır beyaz tavşanlar ya da kırmızı

sultanıyım siyahın

kör noktanın, beyazın...


yollarında üç top....

üç rüya ,üç gerçek

çevrilir çevrilir toplar yeniden

hep düşenin elinde kalır adım....


Yagmuruyum duanın sicimiyim ıslagın

Uykuda sayıklanan ....

bir sırrı saklamak da degil yaşamakta adım

uykusuzluk bir rüyada

uzun zamandır uykusuzum

seslerden uzak bir yerde

belki uyurum bir gün ben de....


yuvarlagın ortasından geçtim

işitilmedi adım .....

siyahi bir gülün içinde kaldı uykularım....

Yedi Beyaz Güvercin

Yedi asır önce
Derin bir vadiden
Yedi beyaz güvercin havalanır
Ve karlarla kaplı
Yüce bir dağın doruğuna doğru kanat çırparlar.
Kuşları temaşa eden yedi adamdan biri
'Ben yedinci güvercinin kanadında
Siyah bir nokta görüyorum.'
Der.
Bugün
O vadide yaşayan insanlar
Evvel zaman içinde
Karlarla kaplı
Bir dağın doruğuna doğru havalanan
Yedi siyah güvercini
Anlatıp dururlar.

halil cibran

Marek Brzozowski






SEN VE BEN

Dostum,
Sen ve ben
Hayata hep yaban kalacağız.
Birimiz diğerine
Ve her birimiz kendisine.
Senin konuşacağın
Ve benim seni dinleyeceğim güne değin.
Sesini sesim sanarak.
Ve karşında durduğum güne değin.
Bir aynanın karşısında duruyormuşcasına.

HALİL CİBRAN

13 Mayıs 2009 Çarşamba

3 Mayıs 2009 Pazar

26 Nisan 2009 Pazar

SAKLI

Açıldı kitap okundu içimize
Sağır ve kör olduk biz
Bir kapıda karşılaşmak var
Duymam dinlemem kimseyi
Nerden bileceksiniz ben azaldıkça o çoğalır
Ben onun o benim kaderimi yaşarken....

Doğmamış bir oğlan ağlar...
Henüz doğmamış bir diyarda
Gölgesi gösterip kaçar
Heryeri yaşayan bu semada...

Dinlemem kimseyi ,beni kendi halime bırakın
Dengede bir yerlerde kaderimiz yazıyor...

24 Nisan 2009 Cuma

SİMURG



Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.....

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var
olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...

"Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuk
.

(ALINTI YAZI)


IKARUS


Özgürlük ve öğrenme tutkusu, tarihler boyunca hep eşdeğer görülmüş… Yunan mitolojisinde buna dair sayısız hikaye vardır. En çarpıcı olanı ise İkarus’unkidir.
İkarus’un babası Daidalos bilge bir mimardır. Sürgüne gönderildiği Girit Adası’nda Kral Minos’un yanında çalışmaya başlar. Onun isteği üzerine insan başlı, boğa bedenli bir canavar olan Minotauras’ın bir daha çıkmamacasına içine kapatılacağı Labirent’i inşa eder. Ancak bir süre sonra
kral Minos’un emri ile, Labirentin gizini Theseus ve Ariadne’ye öğrettiği gerekçesi ile oğlu İkarus’la birlikte kendisi Labirent’e hapsedilir.
Daha çok özgürleşmek!
Daidalos, yaratıcı aklıyla, buradan çıkmanın yollarını arar. Ve kendisi ve oğlu için kanatlar yapar. Bu kanatları bal mumuyla bedenlerine, omuz başlarına
yapıştırır. Oğlu İkarus’a ne çok alçaktan, ne de yüksekten uçmamasını, özellikle de güneş ışınlarına yaklaşmamasını tembih eder.
Fakat İkarus takma kanatları ile bir kez havalandıktan sonra, aydınlığı, güneş ışınlarını ve bunların ardındaki hakikati biraz daha yakından görmek, öğrenmek ve daha çok özgürleşmek düşüne kapılır. Ancak, güneşe yaklaştıkça, takma kanatlarını bedenine yapıştıran bal mumları erimeye başlar.
Ve sonunda İkarus, Ege Denizi’nde yitip gider…
Özgürlük bedel ister.
Ikarus, düşmeyi göze alarak güneşe ulaşmaya çalışan cesur bir karakterdir. Tek eksiği, henüz hazır olmadan güneşe ulaşma çabasıdır..Ikarus olmak, özgür olmak ve ne olursa olsun hayallerinin peşinden gitmektir. Ama kontrolsüz öğrenme ve özgürlük tutkusu onun düşüşüne neden olur. Suyun içinde yavaş yavaş kaybolan kanatları bize, hiçbir şeyin tutsağı olmamayı hatırlatır. Özgürlüğün bile. Çünkü : “Işık uykulu gözlere yavaş yavaş verilir''
Kanatlar erise de ruh erimez asla ....

(ALINTI YAZI)

19 Nisan 2009 Pazar

:::::::YAĞMUR:::::::


Hayatlarımız yağmurdan önce ,yağmurdan sonra......
Yağmur o mucizevi akış ıpıslak ederken insanı ;benliğin ormanlarında serin bir su kokusu ,yaprak çıtırtısı ve toprağın bana dön çağrısıdır sonrası....Bir insan şarkısıdır ,düşündeki o sestir tüm damlalarıyla yağan.Bir dengenin ta kendisidir hava ısınmıştır bir kere ve yükselmiştir buhar olmuştur ... Ürkek usul usul bir yağmurdur yağan bir benlik korosudur.Herkesin şarkısıdır aslında ,düşlerin alın terinin yanılgılı hayatların teridir ,doğru yalan yanlış herşeydir yağmur.....Sadece duyanın dinlediği....
Yağmur tanelerinde dinmiş fırtınalar taşır,ürkek bakışlar herkesin içindeki sonsuz şarkıyı sonra....Bir notaya sığınırsın ve bilirsin ki o seninkidir.Zaten hep o ıslatır seni ....

17 Nisan 2009 Cuma

15 Nisan 2009 Çarşamba

8 Nisan 2009 Çarşamba

Hayatlarımız ikiye ayrılır ;yağmurdan önce ve yağmurdan sonra...

7 Nisan 2009 Salı

SONBAHARIM//KOYU SARI


SANKİ



Sanki hiç doğmamışım orda yaşamamışım ... Yıllar var açmamıştım kapısını.Devrilmiş gibi seneler sanki, benim üstüme değil, evin üstüne.
Herkes terkedeli çok olmuş ama ,doğduğum ev orası terk edesim yok o duvarları....
Geniş pencelerinde bir hayat yaşadığımız, çiçeklenirdi baharlarda dolup taşardı...Yaşam saçardık sanki heryere...Eski dolabın üstünde gençkızken yapıştırtığımız çıkartmalar duruyor hala.Kardeşim ve benim kutularımızı sakladığımız çekmeceler sapasağlam .Sonra o derin dolap, çocukluğumda gökgürültüsünden korkunca içine girdiğim..Üstüne yıllar değil ,bir hayat devrilmiş bu evin.Penceresinin denizliğine yürümüştüm tay tay bebekken.Aşağısı uçurum .Belki de hiç başlamadan bitecek bir hayattı benim ki .Yine komşu bahçesinin ağaçlarında asılı çocukluğumu gördüm. Merdiven korkulukları sonra,hep onlardan kayardım hiç yürümezdim inerken...
Eskilik ,köhnelik değil o evde bir yaşamın devrilmesinin darbeleri var .Paslanmaya başlamış balkon demirlerinde bir yaşamı taşımanın yorgunluğu var .
Karanlık gecelerde annem ve biz çocuklar hep beraber bağıra çağıra şarkılar söylerdik...Ne zaman canımız çekse muhallebi yapardı annem bize ve hep dilimi yakardım tahta kaşıkla tadarken.Üfleyerek yemeği bu evde öğrenmişim.Ve yine karanlıkta duvarda gölge oyunları oynamayı .... Anılarım çok net hafızada bir tarafım hep bu evde kalmış aslında....
Yalnız kalmış doğduğum ev kimsesiz kalmış hayatta.Daha çok şeyler anlatılır da gerek yok anlatmaya....

İNADINA


Çamsakızı ,çoban da onun armağanı
Sakızımdan çıkan falım
Leblebi tozu yutmuş gibi eskiler
Balonlarım bulut olmuş özgürleşince
Lili balonunu tut derken fırfırlı entarisiyle
Tutmaz bırakırdım inadına....

İnadına değil midir şiir inadına
Kaf dağına kaçmışsa da hayaller

Güneş lekesinden hayallerim oldu
Gözlerim ormanlara ait
Bir de ölümü tanımayan bir kalp
Herşey biter şiir bitmez

Bakış kuşlarından kaçarcasına
Kuytuda uçan balonumu bırakırken ufka
Ufuk sarı, yeşil, mavi buralarda
Koy gözünü masaya
Gözleri ormandan korkusuz ölümden
Bahset şiirden inadına...

SİYAH DANTEL ÜLKESİ



Bir zaman sonra bir gariplik bulaştı insan yürüyüşüne.Şaşırtıcı bir an çarptı sıradan günlerden birinde değil mi?Saklı hazinelerin yerini bilenlerdenim.Duymamıştım ,yaşamamıştım belki ama biliyordum. İlk kanı gördüm elbisemde karanlıktan damlamıştı.Huzursuzlaşmıştım.Aramızdaki anlaşma değişiyordu.Tıpkı hikayelerdeki gibi ,başakları savuran ,rüzgarı estiren kelimelerle başbaşa kalmıştım.Zaman izin vermiyor yürümemize önce bacaklarıma vurmuştu sözlerden fırlayan kamçılar..


Yavaş yavaş toprağa gömülmeye başladı bacaklarım .Bir köke dönüşüyorlardı.Seslere bıraktık kendimizi ben tekillere bırakıyordum aslında ,o çoğullara.Sesli harflerle yazılan kelimeler istiyordum sesli harfler olmadan kelimeler olmuyor biliyordum.Oysa harfler hep sessizdi.Gözlerim daha yeşil yerleri görüyordu.
Bilgi bilimin elinde sihirbaz olmuş harfler sessizleşmişti.Oysa ben sadece sesli harflerle konuşmayı biliyordum ve giderek sessizleştim.....
Bir zaman sonra boşlukta kaybolmayan şeyler olduğunu görüyordum ancak o boşluk hiç varolmadı....Yüksek sesli bir koroydum tek başıma boşlukta yankılana yankılana....Zamanla koro gidemeyenlerin şarkısını senfoniyle söyler olmuştu...
Ama ben seninle yürüyordum kendiceğim,seninle çocuk düşlerimden tanıdığım seninle .Kahretsin bütün ayrıntılar hafızamda .Bir deniz kenarına ürkekçe yaklaştığımda, karşıdan bana el salladığın kıyılarda....
İğneyle kazılan bir kuyu gibi dünyam.Bir siyah dantel ülkesi.Siyah ipek ve boşluk . Boynumda asılı kolyem yok artık . Renkleri kazıyarak tanıyan tırnaklarım var ellerimde.Ağlatamadım içimi uzun zamandır.Gitme gitme kendiceğim yollar çok tehlikeli.....

YASAK MEYVE DİYARINDAN BİR MEKTUP

Nereye?Sana diye başlayabilir bir mektup bilirsin.Sen içimdeki diye devam edebilir.Onca zamana karşı orada mısın?Sen oradasın, ben buradayım hala ,herzaman bilmeden bizi birbirimize bağlayan o,kör ip adlı zaman da burada.Sen pusular kur yine , anlarımı çal ,özgürlüğün güvenine sığın ....Yalnız olmazsın bu kez....Çünkü ben yükünü taşıdım şu zamanın .Bin yük demek kendin demek.... Kendimin rüzgarlarıyla çarpışmanın aynasıydın sen . Ve sen orda mısın hala kör aynam ? Bir ıssız soru geliyor aklıma soruyorum oradan görünüyor muyum???Senin şimşeklerin varsa da benim de dalgalarım vardı ve bir kör ada içimde yalnızlık.Neydi? Neydi farkı? Bir kör zaman bir kör aynada bir kör yalnızlık.....
Ve aklıma geldi soruyorum oradan görünüyor muyum aynam ???Oradan görünüyor muyum?

6 Nisan 2009 Pazartesi

ANILAR (HATIRAT)

Kendisi bir rüya....Tanımazdı düş ... Hatırlamazdı bir türlü....


O hep dışarda kimsesiz.....


Düş üç kere yıkanmış bu dünyanın suyunda... Red olanın reddinden bir soru sormuş dünyaya...Bakar aynasına çevirip başını........


MEKTUP



SÜRGÜN YANIMIZIN SONLANDIĞI KARA PARÇASI
Sır diye bir şeyin kalmadığı satırlardır mektuplar .Üstelik de öyle ortaya yazmaktan öte birşey.Bir tarafı vardır anlayan için.
Başlı başına sanattır mektuplardaki satırlar.Zamanın içinden geçilen kapılardır kendine ait mahremiyetiyle.Bilinmeyen bir mektup ise sanki sonsuzluktan postalanmış bir gerçekliktir . İyi okunmalı!
Mektup içtenliktir
samimiyetin son noktası bir sürgünlük durağı ,kendine ne kadar yakınsın ya da uzaksın sana en iyi anlatan öte dünyanın sesidir....
Mektup el yazısıyla ,sayfasıyla ,zarfıyla bir şeçkidir bir taraftan .İçine kendini koyuşun kapalı bir zarfıdır.Hele yoktan varolabiliyorsa aman dikkat ;o gücün taa kendisidir...
Zaman içinde azımsayan bunun farkında olamayan içinse bir insan masalıdır.....Bu haliyle gerçekleşen bir düş olamasa da ,dikkatle ve özenle bakılması gereken bir hakikat parçasıdır.
Mektup bir insandan bir insana uçabilen kaçak kelimeleri taşıyan bir kağıttan uçaktır...
Aslında hep aynı savaş içindir bir bilinç merdiveni için.Aşktan büyük bir şey yoktur ve o hiç bir şeye bilinçle bürünemez,ancak uçabilir konabilir ve dönüşebilir hakkı olan şeylere....
Bu sesin ele geçirdiği yerdir mektup satırları anlayana ,anlamayana...
Canlıdır mektuplar bir yer kaplarlar . Hayata dair oldukları için yaşamaktır istedikleri hayatta yer kaplamaktır kağıdı zarfı gibi.....Bir mahremiyetin sığınağıdır bir sağnağın ortasında.
Ve mektuplar sır saklayamaz gerçeği değiştiremez ve örtpast edemezler asla.....Anlaşılsalar da anlaşılmasalar da.....

5 Nisan 2009 Pazar

O ŞEY

Bazen birşeyler ararız da ,ne olduğunu tam olarak bilemeyiz.Adını koyamadığımız şeyler vardır ya da.Hani bazı anlar da hayatı kaçırırız fark edemeyiz. Bazı saatler hiç yetmez insana da,bazı dakikalar hemen bitsin isteriz de hiç bitmez.Farklı bir yer içimizdeki zaman.Tanrım dediğimiz o zamanı tuttuğumuzda (ki sanırım çok da yoktur insan hayatında )ise işte sadece o şeyle birlikteyizdir.İnsanlık yolculuğunun tutkusu hep o şey... Bulma ,bilme, yaratma,yeniyi bulma ,yeniden yaratma ,hiç sözü edilmemişi bulma v.s .Onca söz varken ,onca bilgi ,duygu bulunmuşken ki ;artık yığınlara dönüşmekte hızla herşey bize yeniden bulduran ,bildiren ,gösteren o şey....Anlarla yakalanan, an da yaşayan ve yaşama heryerden gülümseyen o şey.... O tutkulu ,arzulu yapan ,yıkan ve yeniden yapan yeniden yıkan ve yepyeniyi bulduran hep o şey....O şey tutar hayatta elimizden ve denir ki bazen;

SENİN GELİŞİN İÇİMDE KOŞAN ATLAR GİBİDİR
YAĞAN YAĞMURLAR ,ÇAKAN ŞİMŞEKLER GİBİDİR
DENİZİN SON DAMLASININ BULUTA BİNİŞİ GİBİDİR

ve der ki insan bazen;
SENİN GELİŞİN BİR BİLSEN BENİM GELİŞİM GİBİDİR.......






Kendi masalını kendine anlatmayan hayatı anlatmasa da olur ...Tek kitabımız odur ....